Dolar 9,6155
Euro 11,2367
Altın 554,31
BİST 1.480
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 27°C
Az Bulutlu
Diyarbakır
27°C
Az Bulutlu
Pts 24°C
Sal 21°C
Çar 22°C
Per 23°C

Müzik, ses, tını vs. –VII

13.01.2021
A+
A-

70’li yılların başında kasetçilerden bütün kente yükselen ezgilerle sınırlı değildi müzik. Bundan çok daha fazlası vardı. O yıllarda özellikle yaz akşamları surların hemen dibine kurulmuş çay bahçeleri, amatör müzisyenlerin de boy gösterdiği mekanlardı. Daha sonra ünlü olan bir çok sanatçı sur dibine kurulan iptidai sahnelerde boy göstermiştir. Dilan sinemasının karşısındaki çay bahçesine de, surların postaneye bakan taraflarına da sahne kurulurdu. “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” denilen türden doyumsuz zamanlardı. Sahnenin önüne sandalyeler ve masalar dizilirdi. Sandalyelere oturur, bugünkü parayla diyelim ki 5, 10 lira öder sanatçıyı izlerdiniz. Daha ekabir olanlar masada çayını içer, icabında masaya semaver, çerez getirtir ve müziğini dinlerdi. Bir de ortalığı çekip çeviren, bugünkü anlamıyla söylersem moderatörlük de yapan cevval bir sunucu olurdu.

Bu amatör platformlarda tarz olarak hem Celal’in modernize edilmiş hali, hem de arabesk kıvamlı türkülerin seslendirilirdi. Akşam hangi sanatçıların sahne alacağı bir şekilde önceden duyulurdu: Mesela bu akşam Topal Keno (Kenan Temiz’i böyle yazarken imtina ediyorum ama dönemim üslubunu aktarmak için…) çıkacak gibi. Kenan Temiz daha sonra mahalli sanatçı kimliğini kırıp, dönemin önemli seslerinden oldu: https://www.youtube.com/watch?v=seR7rqx34-4Paylaştığım “unutursun diye çok korkuyorum” şarkısıyla bütün Türkiye’ye ulaştı.

Sur dibindeki sahnelere çıkan sanatçının ismi biliniyorsa moderatör sunucumuz peşrevini kısa tutardı. Yeterince tanınan bir sanatçı değilse, sunucumuz peşrevin de ötesine geçip bir nevi fasıl yapardı: Diyelim ki Hakim Aslan çıkacak. İcabında tanıyan var, tanımayan var. Böyle bir durumda hem sunumun, hem mizansenin nasıl olacağını hepimiz bilirdik. Moderatör sunucumuz, eko olanaklarını sonuna kadar kullanarak şöyle derdi; “Hevsel bahçalarının gülü, şehrimizin bülbüli Hakiiim (isimden sonra, hemen soy ismini geçmez ’Hakim’ isminin yankılanmasını beklerdi) Aslaaan… Sonrası da her zamanki aşina olduğumuz mizansendi. Sunucunun peşrevi esnasında sanatçı sahnenin önüne çekilen perdenin arkasında durur. İsmi ekolar eşliğinde anons edildiğinde mikrofonu tutan sağ elinin dirseği perdenin arkasından görünürdü. Gelen seyirciler de “bak bak dirseği göründü” deyip heyacanlanırdı.

Bu dediğim Diyarbakır’ın apolitik olduğu bir dönemdir. Bir yandan gelişmiş bir kent kimliği, diğer yandan Suriçi’nde kendinden menkul bir “şehir çocuği” profili vardı: Bıçkın, bıçağı belinde eksik olmayan, dibine kadar şiveli konuşan ve “kırık” diye nitelendirilen arada kalmış bir kimlik… İşte o dönemlerde bu çocukların amentüsü Müslüm babanın “Taşa verdim yanımı/Toprak emdi kanımı” şarkısıydı: https://www.youtube.com/watch?v=cZdkIgDiY8kAncak şarkı duruma uygun ufak tefek değişikliklerle, “Taşa verdim yanımi/Esrar emdi kanımi” olarak söylenirdi.

Kırık camiasında, üslubu/tarzı simgeleyen diğer şarkı ise “Avare” filminden esinlenen “Avare çocuği, boynunda boncuği”dır. Bu şarkı eşliğinde oynanan oyun o dönemde, bıçaklı/satorlu figürlerle simultane manilerin okunduğu Suriçi düğünlerinin gözdesi olmuştu. Elinde sator avare oyunu oynayan gençlerin bazen bir meydan okuma gibi üstleri çıplak oynadıkları ve vücutlarına çizikler attıkları kanlı versiyonları da olurdu: https://www.youtube.com/watch?v=QGqe__ijhbQ&t=207sVıdeoda. Orjinali Suriçi’nde sokak düğünlerinde oynanan oyunun bugüne ait daha hijyenik bir versiyonu var videoda.

Suriçi hem “kırık” hem, modern, hem de geleneksel müzik tavrını barındırırdı. Bir yanda “avare” diğer yanda usul ve makam vardı. Önemli bir ayrıntı da çoğu evde enstrüman bulunmasıydı. O dönem en yaygın enstrüman üzerinde “Zeynel Abidin” yazan cümbüşlerdi, onun haricinde, bağlama, ud, tambur da evlerin duvarında asılı olurdu. Bu haneler genellikle eski Diyarbakırlı veya “Diyarbakır yerlisi” olmakla övünürdü.

Diyarbakır Sur içinde çoğunluğu Kürt olan yoksul hanelerde yaygın olarak söylenen şöyle bir söz vardı; “Kürtten olsa evliya, koyma gelsin avluya”. Bu tam bir kültürel yabancılaşmanın sonucuydu. Diyarbakır’ın değişen sosyolojisi, siyasallaşma, dernekleşme faaliyetlerinin hızla artması, birkaç yıl içerisinde çok farklı bir sosyolojik doku oluşmasına yol açtı. “Kürtten olsa evliya, koyma gelsin avluya” diyen hanelerde öze dönüş telaşı başladı. Mesela 1, 2 yıl öncesine kadar büyük bir keyifle İzzet Altınmeşe dinleyen, televizyona çıkmasını heyecanla bekleyen Diyarbakır halkı, çok kısa sürede Kürtçe’den köken belirtmeden, bir anlamda intihal edilen derlemelerden dolayı sevgisini geri çekti. Bu tarz işaretler Diyarbakır’da yeni bir dönemin başladığını ve döneme en hızlı uyum sağlayan şeyin müzik olduğunu gösteriyordu.

Sonraki yazıda Diyarbakır’ın dilde ve müzikte Kürtçe ile buluşmasını yazacağım…

YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.