Dolar 13,7713
Euro 15,6031
Altın 789,26
BİST 1.916
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 14°C
Az Bulutlu
Diyarbakır
14°C
Az Bulutlu
Sal 13°C
Çar 13°C
Per 9°C
Cum 10°C

Mehmet Aslan Yazdı: Müzik, ses, tını vs. –V

11.01.2021
A+
A-

Ve geldik memlekete. Diyarbakır’da siz müziğe gitmezsiniz, müzik zaten oradadır…

Sene 1975. Ablamla biriktirdiğimiz paramızı aldık ve Diyarbakır’da her pazar günü Kurşunlu cami önünde kurulan ikinci el eşya pazarına gittik. O yıllarda ikinci el pazarı aradığınız her şeyi bulabileceğiniz rengarenk bir dünyaydı. Bizim amacımız paramızın yettiği bir saz almaktı. Çok güzel ikinci el sazlar vardı ama bütçemizi 2, 3 kat aşıyordu. Nihayet cebimizdekine uygun bir saz bulduk. İlk sazımızı böyle aldık. Fiyatına göre çok uygundu; çünkü pazarda rağbet görmeyecek kadar büyük bir sazdı. Ben 12 yaşındayım, ablam 16 ve her ikimizin de boyundan büyük divan sazımızla eve geldik. Akustuği ve sesi müthiş bir divan sazı ama ikimizin de kucağına oturmuyor ve teknesinin arkasında kayboluyorduk.

 

Ablam çabuk pes edince, birlikte aldığımız saz bana kaldı. Ali Emiri Ortaokulundaki fen dersi hocamız ( Mehmet Yaşar Yılmaz) hafta sonu saz dersleri veriyordu. Boyumdan büyük divan sazımla evden okula, okuldan eve hafta sonları mesaim başladı. O yıllarda Diyarbakır’ın en iyi saz ustası Sadık Ziypak hocaydı. Dörtyol’a yakın ara sokakların birinde hem saz yaptığı, hem de enstrüman dersi verdiği bir dükkanı vardı. Dükkanına gittim ders almak için, bu divan sazıdır, sana çok büyük gelir bununla öğrenemezsin dedi. Divanla başlayan saz maceram, uzun sapa, oradan da bağlamaya (do sap) döndü. Ama enstrümanla yoldaşlıktan daha önce, müzik macerası babamdan kalan plaklarla başlamıştı zaten: Taş plaklar ve üzerinde gromofona havlayan köpek resminin bulunduğu “sahibinin sesi” plaklar…

Babamın sanat müziği merakından dolayı biz de kulağımızda sanat müziği ezgileriyle büyüdük. Evde Hafız Burhan, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Müzeyen Senar ve Zeki Müren plakları vardı. Diyarbakır’da Suriçi’nin yoksul mahallelerinde olsa da çoğu evde radyo ve pikap (plak çalar) bulunurdu. Yaşıma uygun olmamasına rağmen evdeki plaklardan, “Sen nazla gezerken güzelim, güller içinde, ben şiir okurum hüsnüne kaküller içinde” iyice kulağımda yer etmişti. Daha sonra arkadaş meclislerinde bu şarkıyı çokça okudum. Artık arkadaşlarım da iyice benimsediği ve okumamı istedikleri bir şarkı olmuştu. Bizdeki plakta eseri okuyan Müzeyyen Senar diye kalmış aklımda ama kaydını youtube’da bulamadım. Şarkının güzel bir İnci Çayırlı versiyonu var:

 

https://www.youtube.com/watch?v=MZstWKEP4LE

Diyarbakır’ın 70’li yıllarında iki şey çok popülerdi. Biri sinemaya gitmek, diğeri ise kaset/plak dinlemek… Kasetçilerin de kendi aralarında uzmanlıkları oluşmuştu. Tabi 70’ler Türkiye’nin pop çağıydı ve çoğu kasetçiden pop şarkıları yükselirdi. Müziğin içeriğine bakmadan her türü çalan ve satanlar daha yaygınken, arabeske özellikle mesafeli duran plakçılar/kasetçiler de vardı. Diyarbakır’ın neredeyse her köşesindeki kasetçinin müzik beğenisi nasıldır ezbere bilirdik. Eğer sanat müziği ise merakınız o zaman Ofis Devran caddesindeki kasetçiye gitmeniz gerekirdi; çünkü sahibi sanat müziği konusunda oldukça bilgiliydi. Çoğunlukla elinizdeki listenizle giderdiniz, yani kasete doldurulacak parçalar bellidir. Öyle değilse o zaman kasetçide kısmen veya tamamen parçalar netleştirilir. Mesela bu şekilde, listeme eklenen bir Zeki Müren parçasının bana çok ağır geldiğini hatırlıyorum: “Senden bilirim yok bana faide ey gül”. Tabi ki lise yılları ve 15, 16 yaşlar için çok uygun değil ama böyle bir dönem vardı ve biz de içindeydik.

Bütün yoksulluğa rağmen sinemaya gitmek, müzik dinlemek ve ne yapıp edip hafta sonu pikniğe gitmek Diyarbakır farzlarındandı. Piknik dediğim de, haydi gidelim bir açık alanda oturup hava alalım, çay içelim vs. gibi bir şey değildi. Neredeyse pikniğe taşınan eşyalarla küçük bir göç olayı yaşanırdı. Ve tabi ki olmazsa olmaz eşyalardan biri de pikap ve seçilen plakların pikniğe taşınması işi olurdu. Mekan, genellikle Gazi Köşkü’ydü. Sabah kahvaltı, öğlen yemeği, müzik dinleme, ağaçlardan dut toplama, yakan topu vs. gibi hiyerarşik bir faaliyet dizisi yaşanırdı. Genellikle piknikteki başka ailelerin çaldıkları plak sesleri birbirine karışırdı. Plaktan sarhoş sesine benzer bir nara yükseldiğinde ise pillerin tükendiği anlaşılırdı. Ve güneşin yükseldiği zamanlarda mutlaka bir Diyarbakır klasiği yaşanırdı: Çok az süre olsa bile güneşe maruz kalan plaklar inişli çıkışlı dalgalarla yamulurdu. Bu bazen kazaen, bazen de suikast sonucu olurdu. Annem, Mahsuni, İhsani, Daimi, Çobanoğlu gibi aşık plaklarını severdi. Yine bir Pazar pikniğine çaktırmadan Murat Çobanoğlu’nun bir plağını getirmiş. Eserin adı, “Vallah bilmiyor”. Ben de sanat müziği dinliyorum ve sözde elitim ya, niye bunu getirdin dedim. O da, güzel plaktır diye savunuyor, “bak hafız, namaz, hoca dua bilmiyor” diyor, inançla aramdaki mesafeyi bildiği için beni ordan yakalamaya çalışıyor. İşte o gün Murat Çobanoğlu’nun “valla bilmiyor” plağını çaktırmadan güneşe havale etmiştim. Çocukluk işte…

 

İçine doğduğunuz kültürden isteseniz de kaçamıyorsunuz. Dönemin ruhuyla uzak durduğunuz kültür de, dil de suyun akıp yatağını bulması gibi buluyor sizi. Bir anlamıyla, bu öze yakalanma işinin ilk durağı Celal Güzelses oldu. Benim dinleme maceramda sanat müziğiyle yaşadığım ilk yol ayrımıdır Celal. Müziğin verimli hilali dediğim iller arasında mutlaka temsilci olarak öne çıkan isimler var; Urfa’da Kazancı Bedih, Elazığ’da Enver Demirbağ, Malatya’da Fahri gibi, Diyarbakır’da da Celal Güzelses, Diyarbakırlı Celal veya Şark Bülbülü Celal Güzelses.

 

Müzikte kulağınız seçmeye ve ayırt etmeye başladığında beklentileriniz de değişiyor. Tükettiğiniz, sosyalleşme aracınız, kimlik beyanınız olan müzik yavaş yavaş çıkıyor hayatınızdan ve bizzat müziğin kendisine odaklanıyorsunuz. Celal’i dinlerken böyle bir baş başa olma hali yakalıyorsunuz müzikle. Neden böyle bir etki oluşuyor derseniz eğer, Celal’in birçok kültürü kendi müziğine taşımasındandır diyebilirim. Kürt, Süryani, Türk, Ermeni, bu dört farklı kültürün sentezi Celal’in sesi ve eserlerinin en önemli özelliğidir. Diyarbakırlı Celal bir kültür taşıyıcısıdır. Bu taşıyıcı olma hali için eleştirilecek şeyler de söylenebilir ama belki başka bir zamanda… “Ağlama yar ağlama/ Mai yazma bağlama” Hesen Zîrek’in “Nesrîn” isimli eserinin uyarlamasıdır. “Hele yar yar”, Mihemed Arîf Cizraw’i’nin “ez kewok im” uyarlamasıdır. Bir önceki yazıda da bahsetmiştim, 70’ler tamamen “aranjman” dönemidir. Müziğin içinde olan, İngilizce, Fransızca, Arapça bilen müzisyenler başka ülke sanatçılarının eserlerini aranje edip Türkçe’ye dönüştürdüler. Ferdi Özbeğen’in neredeyse her iki bestesinden biri Feyruz uyarlamasıdır. Mesela Ayten Alpman’ın “memleketim” şarkısı neredeyse marş gibi söylenen ve Türkiye ile özdeşleşmiş bir şarkıdır; ancak aslı Yahudi bir halk şarkısıdır. Yine “Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısını belki çoğu kimse Türkçe şarkı zanneder ancak Yesari Asım Arsoy’un (Göksel Arsoy’un babası) Türkçe’ye yaptığı bir uyarlamadır. Orijinal eser; bestesi Suriyeli Sabah Fakhri’ye ait olan “Kadouk El Mayas”tır.

 

Dinlemek isterseniz en güzel yorumlarından biri Suriyeli Asalah Nasri’ye aittir: https://www.youtube.com/watch?v=FmU9E7vUI-w

Neticede bunlar sıkıntılı konular. Bu nedenle Celal Güzelses’i doğruları ve yanlışlarından çok icracı tarafıyla anlatmayı tercih ediyorum. Urfa’yı anlatırken bahsettiğim müzikteki tasavvufi etkiler ve sufi türküler, Diyarbakır’ın geçmişinde de var. Bir anlamda Celal’in tarzını oluşturan tasavvufi bir tarikat olan Rufailer içinde yer almasıdır. Celal’in tarikatta bulunması aslında baba geleneğini devam ettirmek gibidir. Doğudaki arkadaşlarımızın çoğu bilir ama batıda yaşayıp bilmeyen arkadaşlar için bir hatırlatma yapayım: Tasavvufi tarikatlardaki en önemli ibadet biçimlerinden biri ilahi okumaktır. İlahi haricinde, mevlithanlar tarafında erbana eşliğinde okunan dini içerikli gazeller de bu ibadetlerin bir parçasıdır. Bu nedenle Celal’in müzik kültürünün ilk aşaması Rufai tarikatıdır, ki kendisi de hem ilahi okur, hem de erbane çalardı. Ancak olağanüstü istisnai sesi, Diyarbakır’ın ötesine ulaştı ve kendisine yeni kapılar açtı. İstanbul’a davet edildi ve orada büyük üstad Harputlu Enver Demirbağ’ın “Ben şehid-i badeyim dostlar demim yad eyleyin” eserini okuyarak ilk plağını yaptı: https://www.youtube.com/watch?v=l3bxMFTMWLc

Diyarbakır’la devam edeceğiz…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.