Mehmet Sebih Altun

Mehmet Sebih Altun

Mehmet Sebih Altun Yazdı; Nazlı Yoncalar

Bazı güzellikler vardır; görülmek için değil, hissedilmek için açar.

Sabahın henüz uyanmadığı, gecenin son karanlıklarını yeryüzünün üzerinden ağır ağır çektiği bir vakitti. Toprağın üzerinde ince bir çiy tabakası, yaprakların ucunda inciye benzeyen damlalar vardı. Rüzgâr, kimsenin duymadığı eski bir türküyü fısıldarcasına tarlaların üzerinden geçiyor, uzaklarda bir yerlerde güneşin doğacağına dair sessiz bir haber taşıyordu.

İşte tam o sırada, yol kenarında, kimsenin dönüp bakmadığı bir yerde, nazlı yoncalar vardı.

Ne gösterişliydiler ne de kendilerini fark ettirecek kadar iddialı. Bir bahçenin en nadide çiçeği olma hevesleri yoktu. Bir vazoya konulmayı, bir pencerenin önünde sergilenmeyi, bir fotoğraf karesinde ölümsüzleşmeyi beklemiyorlardı. Onlar, yalnızca toprağın kendilerine verdiği hayatı yaşıyorlardı. Bir avuç yeşilliğin içine saklanmış, dünyanın bütün telaşından habersiz, kendi sessizliklerinde çoğalıyorlardı.

Belki de en büyük güzellikleri buydu: Kendilerini anlatmaya ihtiyaç duymuyorlardı.

İnsan bazen hayatın en derin anlamlarını, en gösterişsiz şeylerin içinde bulur. Kocaman binaların gölgesinde küçücük kalan bir çiçekte, kalabalıkların ortasında kimsenin fark etmediği bir iyilikte, bir annenin sessiz duasında, yoksul bir babanın çocuklarına hissettirmeden taşıdığı kaygıda saklıdır hayatın gerçek zenginliği.

Nazlı yoncalar da biraz böyledir. Varlıklarıyla dünyayı güzelleştirir, fakat bunun karşılığında alkış beklemezler.

---

İnsan, doğduğu günden itibaren bir şeylerin peşinden koşar. Daha güzel bir hayat, daha büyük bir ev, daha yüksek bir makam, daha fazla para, daha çok tanınmak… Her geçen gün biraz daha uzaklaşır kendisinden. Sahip olduklarını çoğaltırken kaybettiklerinin hesabını tutmayı unutur.

Oysa bir yoncanın dünyasında ne makam vardır ne de mevki. Ne üstünlük yarışı ne de başkasının hayatına özenmek…

Bir yonca, yanı başındaki diğer yoncadan daha uzun olmak için mücadele etmez. Bir başka çiçeğin rengini kıskanmaz. Güneş kendisine de vursun diye komşusunun gölgesini ortadan kaldırmaya çalışmaz. Hepsi aynı toprağın üzerinde, aynı yağmuru bekler. Çünkü bilirler ki toprağın bereketi, birinin diğerini ezmesiyle değil, hepsinin birlikte yeşermesiyle anlam kazanır.

İnsanlık da belki tam burada kaybetti kendisini.

Birbirinin gölgesine tahammül edemeyen, başkasının yükselişini kendi düşüşü zanneden, iyiliği zayıflık, merhameti eksiklik, dürüstlüğü ise safdillik olarak gören bir anlayışın içinde yaşıyoruz.

Oysa insanı insan yapan, ne kadar yükseğe çıktığı değil, yükselirken kaç kişinin elini tuttuğudur.

Nazlı yoncaların bize anlatmak istediği belki de budur: Büyümek, başkalarının küçülmesi pahasına gerçekleşmemelidir.

---

Her güzelliğin bir kırılganlığı vardır.

Yoncaların ince gövdeleri, sert bir rüzgârın karşısında eğilir. Yağmurun ağırlığıyla başlarını toprağa yaklaştırırlar. Bazen bir ayak izinin altında kalır, bazen susuzluktan boyun bükerler. Fakat ilk yağmurla birlikte yeniden doğrulurlar.

Çünkü hayat, yalnızca güçlü görünenlerin değil, yeniden başlayabilenlerin hikâyesidir.

İnsan da öyle değil midir?

Kimi zaman bir sözle incinir, kimi zaman bir ayrılıkla eksilir, kimi zaman yıllarca emek verdiği bir hayalin kapısının yüzüne kapandığını görür. İçinde biriktirdiği umutları kimseye anlatamaz. Gülümser ama düşünür, konuşur ama susar, kalabalıkların içinde dolaşır ama kendisini kimsenin bilmediği bir yalnızlığın içinde bulur.

Bazen bir insanın bütün hayatı, dışarıdan bakıldığında birkaç cümleye sığar. Oysa o cümlelerin arkasında kaç gece, kaç hayal kırıklığı, kaç yarım kalmış sevinç ve kaç sessiz dua vardır, kimse bilmez.

İşte bu yüzden insanları yalnızca göründükleri hâliyle değerlendirmemek gerekir.

Belki de en çok incinenler, en az şikâyet edenlerdir. En çok yorulanlar, en az yük olduklarını hissettirenlerdir. En çok sevgiye ihtiyaç duyanlar, başkalarına en fazla sevgiyi verenlerdir.

Nazlı yoncalar gibi…

Rüzgâr karşısında eğilirler ama toprağa küsmek akıllarına gelmez.

---

Bir düşünün…

Dünyanın bütün çiçekleri bir araya gelse, hangisi diğerinden daha kıymetlidir? Gülün kokusu mu, lalenin asaleti mi, menekşenin mahcup rengi mi, yoksa yol kenarında kendiliğinden büyüyen küçük bir yoncanın sessiz güzelliği mi?

Belki de mesele çiçeklerin güzelliğinde değil, onlara bakan gözün nasıl olduğundadır.

Çünkü güzellik, her zaman göz alıcı olmak değildir. Bazen kimsenin fark etmediği bir yerde varlığını sürdürmektir. Bazen bir yoksulun sofrasına bırakılan ekmektir. Bazen karşılık beklemeden edilen bir yardımdır. Bazen de insanın, bütün haksızlıklara rağmen kalbini karartmamasıdır.

Biz, güzelliği hep büyük şeylerde aradık. Büyük sözler, büyük makamlar, büyük başarılar…

Oysa hayatın en güzel anları çoğu zaman küçücük ayrıntıların içine gizlenmiştir.

Bir çocuğun annesine sarılması, yaşlı bir insanın pencere önünde geçmişi hatırlaması, yıllardır görüşemeyen iki dostun birbirine kavuşması, bir insanın başka bir insanın derdini kendi derdi bilmesi…

Bunlar, dünyanın hiçbir servetinin satın alamayacağı güzelliklerdir.

Ve bütün bu güzelliklerin ortak bir dili vardır: Samimiyet.

---

Zaman geçer. Mevsimler değişir. Bahar gelir, yaz kavurur, sonbahar yaprakları savurur, kış toprağın üzerini beyaz bir örtüyle kapatır.

Bir zamanlar yeşilin binbir tonuyla hayat bulan tarlalar sessizliğe bürünür. İnsanlar o tarlaların yanından geçerken belki de bir zamanlar orada açan çiçekleri hatırlamaz.

Fakat toprak unutmaz.

Her düşen tohumun, her yağan yağmurun, her baharın hatırasını içinde saklar. Uygun zaman geldiğinde yeniden hayat verir.

İnsan da biraz toprak gibi olabilse keşke. Kendisine bırakılan iyilikleri unutmasa, gördüğü kötülükleri ise bütün hayatının kaderi hâline getirmese…

Çünkü kötülük, insanın kalbinde yer buldukça çoğalır. İyilik ise paylaşıldıkça büyür.

Bir insanın hayatına dokunmak için bazen büyük imkânlara ihtiyaç yoktur. Bir güzel söz, bir hâl hatır, bir vefa, bir gönül alma yeterlidir.

Belki de dünyayı değiştiremeyiz. Savaşları tek başımıza bitiremeyiz, yoksulluğu bir gecede ortadan kaldıramayız, bütün haksızlıkların karşısında duracak gücü bulamayabiliriz.

Ama bir insanın dünyasını güzelleştirebiliriz.

Bir insanın yeniden umut etmesine vesile olabiliriz.

Bir kalbin kırgınlığını azaltabilir, bir çocuğun yüzünde tebessüm bırakabiliriz.

Bunun için önce kendimizi unutmamamız, insan kalabilmenin ne büyük bir sorumluluk olduğunu anlamamız gerekir.

---

Nazlı yoncalar…

Belki de onlar, hayatın bize unutturduğu bütün güzelliklerin küçük bir hatırlatıcısıdır.

Ne kadar sert eserse essin rüzgâr, ne kadar uzun sürerse sürsün kış, baharın bir gün yeniden geleceğine inananların sembolüdür.

Onlar, sessizliğin de bir dili olduğunu, küçüklüğün değersizlik anlamına gelmediğini, gösterişsizliğin eksiklik olmadığını anlatırlar.

Bir gün yolunuz düşerse, bir tarlanın kıyısında durun. Acele etmeyin. Başınızı biraz eğip toprağa bakın. Belki de kimsenin görmediği bir güzelliğin yanı başından geçiyorsunuzdur.

Belki bir yonca, size yıllardır aradığınız bir cevabı verecektir.

İnsanın değeri, ne kadar yer kapladığıyla değil, bulunduğu yere ne kadar güzellik kattığıyla ölçülür.

Unutmayın; bazı insanlar vardır, geldikleri yerde çiçekler açar. Bazıları vardır, ardında yalnızca gölgeler bırakır. Bazıları da vardır ki isimleri unutulsa bile iyilikleri, bir bahar sabahı yeniden yeşeren yoncalar gibi yaşamaya devam eder.

Ve ben inanıyorum ki dünyanın hâlâ güzel kalabilmesi, biraz da o nazlı yoncaların hatırınadır.

Çünkü hayat, en çok da inceliğini kaybetmeyenlerin omuzlarında güzeldir.

Belki de en büyük mesele, bu kadar hoyratlaşmış bir dünyada bir yonca kadar nazik, bir ağaç kadar sabırlı ve bir toprak kadar vefalı kalabilmektir.

Sevgi ile Kalın

[email protected]

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mehmet Sebih Altun Arşivi