DOLAR 8,5703
EURO 10,1393
ALTIN 495,93
BIST 1.360
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 40°C
Sıcak
Diyarbakır
40°C
Sıcak
Çar 39°C
Per 40°C
Cum 40°C
Cts 40°C

Şakir Diclehan Yazdı: Necip Fazıl’ın gözüyle Abdülhak Şinasi Hisar

10.07.2021
A+
A-

Osmanlı artığı neslin bir özelliği de entelektüel ve kibar oluşu, ilişkilerinde belli bir mesafeyi koruyabilmiş olmasıdır. Cumhuriyet dönemindeki zaman diliminde, çeşitli görüşlere mensup bu tür insanlar, lokal ve pastanelerde bir araya geliyor, edebi ve fikri konularda bir takım tartışmalar yapıyordu. Bu toplantı veya buluşmaların baş aktörü kuşkusuz nükte, hazır cevap ve tatlı sohbetleriyle Necip Fazıldır her zaman….

İnsan ve çevresi, doğa ve insan, kişi ve arkadaşlık ilişkisi sıklaştıkça veya değiştikçe ve bu değişiklikler, bir gün bütünün değişmesi gerektiği noktasina varınca, yeni bir düzen de kendini hemen gösteriverecektir. Sanat, edebiyat ve şiir mahfillerinde oluşan bu tür arkadaşlıkların ayrı ve farklı bir sonucu olmuştur her zaman…

Üstad Necip fazıl’ın “Züppeler Çerçevesi” diye nitelendirdiği Beyoğlu’nda, Tünel’e doğru giderken sağ taraftaki nu meşhur pastahane, Babıali kibarlarıyla sosyete sivrilmişlerinin bitişme noktasıdır” dediği bu mekânın adı da Fransızcadır. Duvarlarında okuma kitaplarındaki manzara resimlerine benzer, her birinin altında Fransızca, ilkbahar, yaz, sonbahar, kış diye yazılı dört mevsimi gösteren mozaik tablolarla süslü bu “lokal”i züppeler çerçevesi diy tanimlamak yerinde olur herhalde” diyor Necip Fazıl…

Galatasaray, Osmanlı Bankası, düyun-i umumiye ve Reji müesseseleriyle başlayan Fransız kültürü etkisinin muaşeret ocağı gibi bir yer… İnce belli acem kadehi yerine kulplu zarflar içinde kocaman bardaklarla gelen çayı, özenilmiş ve elvan elvan renklendirilmiş pasta ve şekerlemeleri, seyrek masalarda daima tek tük, kibar edalı tipleriyle tam da bu tanıma uygun bir mekan…

Necip Fazıl’ın deyimiyle şu masada eski sadrazamlardan bilmem ne paşanın torunu, bıyıklarının ve stili bakımından sinema artisti “Adolf Menju” diye anılan miras yedi züppe…

Bu masada eski “sefir-i kebir”lerden kır bıyıklı, titrek elleriyle Fransızca bir gazeteyi kavramış, edası sinirli ve küskün, geldiği yönden habersiz, sürüldüğü istikametten de ümitsiz, İstanbul Beyefendisi…

Biraz ileride musiki kültürü “Puçini” ve “Verdi”, edebiyat anlayışı da “Viktor Hugo” ve “Alfred dö Müse” ile sınırlı, isminin sonunda “Dö leon”, “Dö Levi” gibi özenti bir asalet eki bulunan Yahudi asıllı Tatlısu frengi madam…

Bu hava içinde tam iklimini bulmuş olmak edasını, takma bir pişkinlik ve sahte bir tabiilikle ifade gayretinde, “Jak, Jülide, Pervin, Perran” soyundan “Edebiyat-i Cedide” isimli gelinlik ve saire…

Bugün ise, artık bu Fransız yaşam tarzı ve zevki yerine, Amerika ve İngiliz tarzı “Cafe”lerde el ele, kol kola, kucak kucağa, göbeği açık kızlar ile saçı başı karışık, blucini yırtık, elinde cep telefonu ile şurada burada gezinen gamsız, kedersiz, bütün kültürü iki yüz kelimeyi geçmeyen bir gençlik…

Necip Fazıl’ın tasvir etmeye çalıştığı bu lokalde, Babıali kibarları arasında başlıca müdavimleri, Abdülhak Şinasi ile Süleyman Nazif, Mithat Cemal, Faruk Nafiz, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim de ayrı masalarda oturmak şartiyle uğradıkları olur. Fakat duvardaki mozaikler gibi en sabit eşyası Abdülhak Şinasi (Hisar)… O, hususi bir reçete tertibi içinde yaptırdığı veya yapılmış sandığı çayını yalnız burada içer, başka bir yerde ne bir çay içer, ne de ağzına bir şey alır.

Bu halin korkunç bir nedeni vardır. Abdülhak Şinasi “mikrobofob”dur. Yani mikrop korkusu hastalığı… Öylesine ki, Birinci Dünya Savaşı’nda yarı körler, topallar ve kolsuzlar bile askere alınırken, Abdülhak Şinasi, cinnet derecesine vardırdığı bu hastalığı yüzünden kurtulmayı bilmiştir. Yemeğini, bazı hususi ve huyunu bilen lokantalar müstesna, genellikle evinde yer, ekmekleri kızartılmış ve operatör pensiyle tutulmuş olarak önüne gelir, çatal-kaşığı ise, kaynar su banyosundan sonra buğulu buğulu tabağa bitiştirilir. Kadınların eli öpülmez, fakat sıkmakla da kalmaz, öpüldüğü manasına alın hizasına kadar çıkarılır.

Bu hal, temizlik tedbirinde mübalağacı bir adamın titizliği değil, vehmin hastalığa dönmüş felaketini göstermekte ve her işte itidal emredici hikmeti taşırarak, sağlıklı bir adamın korkusuzca yerine getirebileceği madde hazlardan şeytani bir dürtüşle mahrumluğa kadar gidildiğini resmetmektedir.

Onun bu titizliğini gösteren anormal bir dargınlığına örnek, o zamanlar faaliyet halinde olan Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü Ressam Namık İsmail, bir gün onun yanında bir bardak limonata içti diye kendisiyle selamı ve sabahı kestiği ve günlerce konuşmadığı dillere destan…

Şinasi Hisar’ın bu halini yakından bilenler, manzarasını komik üstünde komik bulurlar ve hakkında “espri”ler savururlar. Abdülhak Şinasi adı geçen pastanede Süleyman Nazif ile karşı karşıya… Garsondan bir çay istiyor. Süleyman Nazif garsonu durduruyor:

-Dur oğlum, suyu çaydanlığa koymadan bir temiz yıkasınlar!…

Ayni hastanın bütün bu hastalık hallerine denk bir de alabildiğine de gülünç nezaket merakı… Münekkit geçinmesine rağmen arada bir şiir kırpıştırırken sevgilisine hep “siz” diye hitap eder. Mesela gökten renk mi yağıyor, sorar:

“Size midir, bana midir?”

Siz kelimesinin ihtiram (saygı) yeriyle saygı üstü bir sevgi edasının mutlaka gerektireceği “sen!” hitabındaki yer farkını anlayamaz.

Bir gün Paris’in “Sen” nehrinden bahsedilirken bu kelimeyi değiştirememiş olan kahramanımıza Süleyman Nazif şöyle demiş:

-Ona “Sen” nehri değil, “Siz” nehri derler!

Abdülhak Şinasi Hisar’ın kendisi de espri yapmaya meraklıdır. Bir gün mahut züppeler çerçevesinde oturuyorlar… Şairleri konuşuyorlar… kim kimin fevkinde (üstünde), kim kimin tahtında (altında)?.. Mesela Baki, Nef’i’nin fevkinde, Abdülhak Hamid, Namık Kemal’in, şu bunu, bu şunun fevkinde… Biri sormuş:

Ya Faruk Nafiz (Çamlıbel)?

O, tahammülün fevkinde…

Ve her “espri” patlatışında olduğu gibi, tombul yanaklarını şişirerek başlamış kesik kesik kahkaha atmaya…

İyi ki, Abdülhak Şinasi Hisar, dünyanın bugün yaşadığı felaket hastalığını, pandemi günlerini ve Covid 19 diye adlandırılan virüsünü görmedi. Herhalde kendisini cam fanus içine hapseder ve orada yaşamaya çalışırdı. Ne diyelim büyük sandığımız insanların küçük davranış ve alışkanlıklarını.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.