Dolar 8,8211
Euro 10,3257
Altın 496,57
BİST 1.392
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 32°C
Açık
Diyarbakır
32°C
Açık
Sal 32°C
Çar 31°C
Per 30°C
Cum 30°C

Şakir Diclehan Yazdı: Necip Fazıl’ın gözüyle Abdülhak Şinasi Hisar – II

28.07.2021
A+
A-

Bir önceki yazımızda, Necip Fazıl ile Abdülhak Şinasi Hisar arasındaki yakınlık ve ilişkiyi işlemiş, ancak uzun olacağı ve okuyucuyu sıkacağı düşüncesiyle yazının devamını bu haftaya bırakmış ve yazının devamını getireceğimizi ifade etmiştik. İşte bizim bu haftaki yazımız, birinci yazının devamıdır ve böylece bu ilişkiyi irdeledikten sonra, son noktayı koymuş olacağız.

“ Boğaziçi Mehtapları, Çamlıca’daki Eniştemiz, Boğaziçi Yalıları, Geçmiş Zaman Köşkleri, Yahya Kemâl’e Veda… Gibi eserlerin sahibi olan, Cumhuriyet öncesi ve sonrasında temiz ve güzel Türkçe’nin önde gelen yazarlarından Abdülhak Şinasi (Hisar) Bey, kalemindeki titizliği hayatında da aynen göstermiş bir kimsedir. Tam anlamıyla, ‘temizlik hastalığına tutulmuş’ bir mizaca sahiptir. Nitekim birisinin elini sıkınca, derhal kolonya şişesini çıkarıp ellerini silerek havaya tutar ve öyle kurutur.

Bir gün Süleyman Nazif’le, lokantaya yemeğe giderler. Abdülhak Şinasi Bey, her zamanki titizliği ile kolonyalı pamukla yemek tabaklarını, çatal ve kaşığını iyice siler. Ekmeklerin de ateşte kızartılmasını ister. Daha sonra da, kızaran ekmekleri gider ızgaranın üzerinden kendisi alır, getirir.

Necip Fazıl’la arkadaşlığı olmuş ve birlikte yaşanmış anıları vardır. Abdülhak Şinasi Hisar’ın… Ankara’da ve mistik şairle (Necip Fazıl’ın kendisi) sık sık karşılamakta…

Ne tuhaf adam!.. Delalet ettiği yekpare ictimai (sosyal) hava içinde kendine mahsus ve değişik hususiyetler taşıyan… Göbeğini hoplata hoplata, arı sokmuş gibi şiş yanaklarını sarkıta sarkıta mikroptan kaçırırken mikrop menfezi (kanalı) haline getirdiği dudaklarını büze büze kahkaha atan… Uzun zaman münekkit geçindikten sonra 40-50 yaş arası romancılığa başlayacak, bedesten eşyası kabilinden eski zaman renk ve çizgilerini dışından vitrinleyecek, ama hiçbir ruh ve meseleye inemeyecek, üstelik Türk romanının kısırlık dünyasında bir şey sanılacak adam… Mikrop korkusundan başka haşyeti (korkusu) olmayan, en sonunda da isminin başındaki “Abdülhak” sıfatını atacak kadar, şahıs planında da olsa, İslam’a nefretini ilan edecek adam…

Bir gün Abdülhak Hamid’in evinde, ellerini kolonyalamak için tuvalete gitmiştir. Mecliste bulunanlardan biri, Fikret Adil, Hamid’e sorar:

-Efendim şu Fransızca “snop” kelimesi ne demektir? İzahını lütfeder misiniz?

-Şimdi kapı açılıp tuvalete giden zat dönünce, “snop” ne demekmiş anlarsınız!

-Bu adam…

Bir telefon konuşması:

-Alo! Abdülhak Şinasi Bey’le mi teşerrüf ediyorum?

-Hayır, Şinasi Bey’le konuşuyorsunuz! Burada “Abdülhak” isimli biri yok!

Bu adam…

Kültürü de, yapmacılığı, yani “snop”luğu da, efkârı da, inkârı da çilesiz, mikrop dehşetinden ileri bir ruh ukdesi (düğümü) olmayan… Tanzimat aydını tipinin son ve hasta modeli Şinasi Beyefendi… İlk model de Şinasi değil miydi?..

Şinasi Beyefendi o zamanki Ankara’nın güllerindendir ve mistik Şair tarafından henüz iç yüzü deşilmemiş olduğu için buluşabilmektedirler…

Bir gün Osman Yüksel’in “Kerpiç” ismini taktığı “Karpiç” lokantasında, o ve Mistik Şair, yemek yiyorlar… Mistik şair, bir türlü masalarına uğramayan garsona sesleniyor:

-Kardeşim, bir dakika! Lütfen gelir misiniz?

Şinasi Bey kıpkırmızı kesilmiştir. Sanki dünyanın en galiz sahnesi karşısında… Hicapla önüne bakıyor:

-Nedir bu haliniz, ne oldu?

-İnsan hiç garsona “kardeşim!” diye hitap eder mi? Ne ayıp, ne Ayıp!…

-Siz asıl, nispet iddia ettiğiniz Batı terbiyesini de bilmiyorsunuz! Batı muaşeret edebinin kaynağı İngiltere’de şato sahipleri, hizmetçilerine “çocuğum, evladım!” diye hitap ederler ve daima “lütfen”, “siz” diye konuşurlar…

-Ama “kardeşim” demezler. Burada böyle bir hitap, ters tarafından galiz oluyor

-Siz, mikrop ve “galiz” korkusu içinde mikrobun ve “galiz”in ta içine düşmüş bir tipsiniz! Tabiilikten ve rahat tavırlı olmaktan hiç haberiniz yok! Batı anlayışınız da böyle… Aşağılık korkusuyla ustaca taklit ettiğiniz Batının bağırsak ifrazı olup çıkıyorsunuz! Belki nâdide bir yemeğin ifrazı… Fakat onu değiştiremiyorsunuz! Okuduğunuz Galatasaray Lisesi tam da sizin gibileri yetiştirmek için kurulmuş bir Garp tezgâhı… Tabii her meşrebe göre ayrı tipler… Fakat esasta, kökünü pörsümekte ve köke sahip çıkamamakta aynı… Siz üstelik bu modellerin hastalıklı bir çeşidisiniz! Daima aynı ictimai (sosyal) oluş ikliminin, fert çerçevesinde ve hususi renklerle dolu bir ifadesi olmaktan kurtulamıyorsunuz!

Şinasi Beyefendi fevkalade hiddetlendiler, öyle ki, masayı devirip fırlatmak ve çekip gitmek yerine, ürkek mizacı icabı, sıkıntılı kahkahalar atmaktan başka bir şey yapamadılar. Biraz sonra da sakinleştiler. İşi kendilerince alaya dökmek istediler, Mistik Şair’in uzun uzadıya yüzüne dalıp buyurdular:

-Siz neye benziyorsunuz, biliyor musunuz?

-Hayır! Neye benziyor muşum?

-Arıya…

-O da ne demek?

-Evet tıpkı bir arı, kumral suratlı bir arı…

-İnsanları soktuğum için mi? İğneli bir mizaç taşıdığım için mi?..

-Şu veya bu sebep diye bir şey yok… Yahut ben sebep aramıyorum. Siz bir arıya benziyorsunuz, o kadar…

-Yoksa yeni şiire mi özeniyorsunuz?

Şimdi biri çıkıp ta, Genç, Mistik ve Sabık Şair’i o zamanki halleriyle konuşturan ve arada, bugünkü haliyle de kendisi konuşan kuklacıya dese ki:

Yahu, sen bütün bu zahmete yalınız zemmetmek, yemek, küçümsemek ve bu işi yaparken ister istemez kendini yükseltmek için mi giriyorsun? Boşuna zahmet… Emeğin tersine işleyebilir.

Cevabı zor değildir:

-Ben bu zahmete, her dili dönenin ve kalemi cızırdayanın kıymet hükmünü mutlaka Babıali’den devşirmeye muhtaç olmasındaki kuşatıcı mana noktasından “sembol mahiyetinde ele aldığım şamil bir muhiti resmetmek için atlanıyorum. Yüz yılı aşkın bir zamandır bütün girip çıkanlarıyla memleket çapında asli bir muhit ve onun arızi mekânı… Dedik ya Babıali bir sembol…

Neci Fazıl, tüm bu olup bitenleri, kendi nefsi için değil de inandığı dava için yapmıştır. Hangi insan vardır ki, onun bir günü ve saati, hangi gün ve saat vardır ki, onun bir insanı olmasın…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.