Dolar 18,6315
Euro 19,5542
Altın 1.055,23
BİST 4.958,38
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 12°C
Çok Bulutlu
Diyarbakır
12°C
Çok Bulutlu
Sal 11°C
Çar 14°C
Per 15°C
Cum 15°C

Şakir Diclehan yazdı: Ruhsal egoyla şişirilmiş “ben”

18 Ekim 2022 00:50 | Son Güncellenme: 17 Ekim 2022 17:17

Yaradılışın ve dünyanın bir anlamı vardır kuşkusuz… Yine dünyanın ve yaradılışın bir görevi vardır. En büyük ve bir bakıma en ağır, ağır olduğu kadar da en şanlı ve kutsal görev, insanın yüklendiği görevdir. Özellikle toplum içinde temayüz ederek belli bir misyonla görev üstlenen üniversite hocalarının iyi ve örnek bir ahlak sahibi olmaları yanında, attıkları her adım ve sergiledikleri her davranışa dikkat etmeleri gerektiğini bilmem söylemeye gerek var mıdır?

Sene 1977, yaprakların sarardığı, ağaçların yavaş yavaş kışa hazırlandığı bir mevsimdeyiz. Asistanlarına başka bir gözle bakan ve onları adeta esir alan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Türk Edebiyatı Bilim Dalı Başkanı Profesör Doktor Abdülkadir Karahan’ın Hilton otelinde bir toplantısı vardır. Etiler’de oturan hoca için evine gidip tekrar toplantıya katılması külfetli bir iştir. Bunun yerine asistanını yanına alıp zaman geçirmesi ve toplantıya katılması, daha avantajlıdır… Saat 17.00 sularında Laleli’de bulunan Edebiyat Fakültesi Binasından çıkarak Beyazıt’taki sahaflar çarşısına doğru yürümeye başladık. Amaç zaman geçirmektir. Acelecilikte üstüne olmayan hoca, bazı kitapları karıştırmakta ve bu arada sahaf İbrahim Manav’a da laf yetiştirmektedir. Fakat akşam saat 20.00’deki toplantı için hayli zaman vardır.

Kapalı Çarşı içinden yavaş yavaş adımlarla Nuruosmaniye Camii’ne doğru yürümekteyiz. Cağaloğlu yokuşunu başına geldiğimizde, durakladı ve burada yaşadığı ilginç bir olayı anlattı. Bir gün Sirkeci’den Vilayete doğru çıkarken, yerde serili bez üzerinde bazı kitaplar sergilendiğini görür. Bu kitaplardan biri dikkatini çeker ve eline alırken, serginin başında duran genç, hamle yaparak elindeki kitabı çeker ve “Siz, bizim kitaplarımızı okumazsınız, boşuna karıştırmayın bu kitabı “der. Çünkü hocanın başında bere vardır. O dönemlerde bere, muhafazakâr insanların başlarına geçirdiği ve taktığı bir semboldür.

Hoca, korkusundan bir şey söyleyemez ve uzaklaşır oradan. Çünkü sergilenen kitaplar, sol içerikli, hatta Marksist düşünceyi işleyen eserlerdir ve o satıcı da bir militandır.

Sirkeci’yi izleyerek Mısır Çarşısı’nın önüne geldik. Birden hocanın gözüne tablanın üzerinde çok alımlı portakalların dizildiği ilişti. O dönemlerde meyveler için sağlıklı kese kâğıdı torbaları kullanılırdı. Hoca hemen bir kese kâğıdını alarak tablada dizili mostralık portakalları doldurmaya başladı. Dükkânın içinde tezgâhın arkasında duran kişi, yerinden fırlayarak hocanın kolundan tuttu.

-Ne yapıyorsun, bırak bu portakalları, sana satmıyorum.

Hoca, “Benim kim olduğunu biliyor musun?” deyince şivesinden Siirtli olduğu anlaşılan manav, “Ne halt olursa ol” dedi.

Tabii ki ben bu cümleyi hafifleterek yazıyorum. Yoksa edep sınırlarını aşan bir cevaptı manavın söyledikleri. Kükreyen bir aslan edasıyla harekete geçen hoca, var gücüyle tablaya bir tekme salladı, portakallar havada uçuşurken, mesainin dağılma saatinde evlerine dönen insanlar, başımıza üşüştüler ve seyrimize geldiler, sanki kıyamet kopmuştu. Bu defa söz sırası hocaya gelmişti. Var gücüyle bağırarak:

-Ben, Türkiye’yi 33 defa yurt dışında temsil etmiş bir profesörüm, Eski Türk Edebiyatı Kürsüsü Başkanıyım, onlarca kitap ve makale yazan bir hocayım, Hadis dalında tanınan bir âlimim, belediye başkanı benim talebemdir, yarın senin dükkânını kapatmazsam, bana de Profesör Doktor Abdülkadir Karahan demesinler.

Mahşeri kalabalık seyrimize gelmiş, araya girerek kavgayı yatıştırmaya çalışıyoruz. Fakat ne mümkün. Ben, hocayı sakinleştirmek için “Bu manav sizin talebeniz dahi olamaz, o kim oluyor ki kendisini muhatap alıyorsunuz, şimdilik sakin olun yarın gereğini yaparsınız” deyince bu ifadelerimden kendine paya çıkardı ve artık, Hilton’un yolunu değil Etiler profesörler sitesindeki evin yolunu tuttu. Böylece büyük bir kazayı da sağ salim atlatmış olduk. Olan manavın portakallarına olmuştu.

İşte o günlerdeki üniversite hocalarımızın topluma bakışı ve davranış biçimi.

İnsanoğlunun ruhuna problemlerinde yardımcı olmak yolu en doğru yoldur. Bir buhrana düşmüş, bir çıkmaza saplanmış, kuşkulara boğulmuş bir ruhsal egoyla şişirilmiş bir “ben”i tedavi etmek mümkün ise eğer; derin derin düşünmeli ve bu konuya eğilmeliyiz.