Barış Ünal Yazdı: Cetvelle çizilen kader: Sykes-Picot’dan İbn-i Haldun’un uyarısına

XIV. yüzyılın büyük dehası, tarihçi ve sosyolog İbn-i Haldun’un yüzyıllardır bu toprakların ruhunu özetleyen meşhur tespiti, her sarsıntıda yeniden akıllara gelir: "Coğrafya kaderdir." Altı yüz yıl evvel kaleme aldığı Mukaddime adlı eserinde İbn-i Haldun, yalnızca iklimin ve toprağın insan karakteri üzerindeki etkisini vurgulamakla kalmamış; toplumsal dokuya dair şu sarsıcı gerçeği de fısıldamıştır: “Çok sayıda kabilenin ve çeşit çeşit cemaatlerin bulunduğu topraklarda; kuvvetli, sarsılmaz bir devletin tesisi zordur.”

Orta Doğu, bu tanıma uyan devasa bir mozaik, bitmek bilmeyen bir çeşitlilik deryasıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın dört yıl süren (1914-1918) büyük yıkımı, Osmanlı İmparatorluğu’nun asırlık çınarını devirirken, bölgenin kaderi de okyanus ötesi masalarda, emperyalist güçlerin elindeki cetvel darbeleriyle yeniden tasarlanıyordu. Savaşın en karanlık günlerinde, 16 Mayıs 1916’da, İngiliz Mark Sykes ve Fransız François Georges-Picot’nun isimleriyle tarihe kazınacak gizli bir antlaşma imzalandı. Sykes-Picot, bölgenin kadim topraklarını ve üzerinde nefes alan halkları birer savaş ganimeti gibi pay ediyordu. Bu gizli tasarı; Filistin, Ürdün ve Güney Irak’ı İngilizlerin; Suriye, Lübnan ve Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı kuzey bölgelerini Fransızların; Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis’i ise Rusların nüfuz alanına bırakıyordu. Kudüs’ün uluslararası bir statü kazanması ve vaat edilen Arap devletinin kurulması da bu kanlı planın satır aralarına gizlenmişti.

Ancak tarih, 1917 yılının Ekim ayında Rusya’da patlak veren devrimle beklenmedik bir viraj aldı. Çarlık rejimi yıkılmış, yerine Sovyetler Birliği (SSCB) kurulmuştu. Yeni yönetimin dış ilişkiler komiseri Lev Troçki, emperyalizmin bu kirli oyununu ifşa etmekte tereddüt etmedi. 22 Kasım 1917’de İzvestiya gazetesinde yayımlanan bu belgeler dünya kamuoyunda sarsıcı bir yankı uyandırdı. Sykes-Picotbelki o günlerde tam anlamıyla hayata geçmedi; ancak ruhu, bir hayalet gibi coğrafyanın üzerinde dolaşmaya; sınırları, zihinleri ve kadim kardeşlik bağlarını bölmeye devam etti.

Batı’nın paylaşım iştahı ise dinmek bilmiyordu. 1920 yılının Nisan ayında, Sevr Antlaşması’nın şartlarını mühürlemek amacıyla İtalya’nın Sanremo şehrinde yeni bir konferans toplandı. İngiltere, Fransa ve İtalya’nın başını çektiği bu zirvede, petrol yatakları ve Osmanlı bakiyesi topraklar üzerinde son pazarlıklar yapıldı. Savaşın yorgun devleti ile önce 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkesi, ardından 10 Ağustos 1920’de tarihin "ölü doğan çocuğu" olarak anılacak Sevr Barış Antlaşması imzalandı.

Avrupa birbirini tüketirken, Amerika Birleşik Devletleri silah ve hammadde tedarikiyle bir sanayi devine dönüşmüş, küresel sahneye çıkmaya hazırlanıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren antlaşmalar; sınırları halkların milliyetine, kültürüne ya da bin yıllık aidiyetlerine göre değil, galip devletlerin ekonomik çıkarlarına göre çizmişti. Bu yapaylık, çok geçmeden 1939’da İkinci Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecekti. Savaş bittiğinde artık dünyanın yeni hâkimi ABD idi ve Orta Doğu, o günden bugüne dek bir daha gün yüzü görmeyecek bir kaos sarmalına terk edilmişti.

Bu büyük karmaşanın tam merkezinde Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı başlatarak Anadolu’nun talihini tersine çevirdi. 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı mirası son bulurken, 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Fakat ne kadar yeni devletler kurulsa da Sykes-Picot ile atılan o zehirli tohumlar, coğrafyanın her bir karışında bugün bile etkisini sürdüren derin yaralar bıraktı.

Kimileri İbn-i Haldun’un o meşhur uyarısını, bölgedeki kronik çatışmaların kaçınılmaz bir mazereti olarak görebilir. Oysa bu tespit, aynı zamanda hayati bir reçeteyi içinde barındırır: Çok dinli ve çok dilli bu kadim toplumlarda, katılımcı ve kapsayıcı bir anlayış egemen kılınmadıkça huzur mümkün değildir. Eğer bu eşsiz çeşitlilik bir zenginlik olarak yönetilemezse; Orta Doğu’nun kaderi, daha uzun yıllar boyunca aynı kısır döngünün içinde, kendi kanıyla yıkanarak dönmeye mahkûm kalacaktır.

Kurtulmuş: “I. Dünya Savaşı sonrası aralarına tel örgüler çekilen halklar birbirlerini daha yüksek sesle duymayı hak ediyor

İnsan Hakları Derneği (İHD), Meclis’te kurulan 'Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na, Kürt sorununa bağlı çatışmalı sürecin 1991-2024 yıllarını kapsayan raporunu sundu. Rapor, son 33 yılda 9.454’ü sivil olmak üzere toplam 36.409 kişinin yaşamını yitirdiğini, resmi rakamlarla 3.428 köyün boşaltıldığını ve binlerce insanın faili meçhul cinayetlere veya yargısız infazlara kurban gittiğini belgeledi.

Rapora göre, 33 yıllık süreçte çatışmalarda hayatını kaybeden kişi sayısı 26.955 olarak kaydedilirken, çatışma ikliminden doğan "faili meçhul saldırılar, mayın patlamaları, sivilleri hedef alan saldırılar" gibi olaylar sonucu yaşamını yitiren sivil sayısı 9.454 oldu.

Raporda, Milli Savunma Bakanlığı'nın (MSB) resmi açıklamalarına da not olarak yer verildi.

Bu nota göre, sadece 24 Temmuz 2015'ten bu yana Türkiye ve Rojava ile Suriye'deki operasyonlar sırasında 42.639 kişinin “etkisiz hale getirildiği” belirtildi.

Milyonlarca kişi yerinden edildi

Çatışmalı sürecin en ağır sonuçlarından biri olan zorla yerinden edilmelere de dikkat çekilen raporda, resmi verilere göre 3.428 köy ve mezranın boşaltıldığı, 378.335 kişinin yerinden edildiği belirtildi.

Ancak İHD, alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarının tahminlerine göre yerinden edilen gerçek insan sayısının 1 ila 3 milyon arasında olduğunu vurguladı.

Faili meçhuller ve toplu mezarlar gerçeği

Çatışma sürecinin en karanlık yüzlerinden olan faili meçhul cinayetler ve toplu mezarlar da raporda geniş yer buldu.

Rapor, özellikle 1990'lı yıllarda yoğunlaşan ve hala aydınlatılamayan olaylara da ışık tuttu.

İHD'nin tespitlerine göre 1990-2023 arasında 3.052 kişi faili meçhul cinayetlere, 3.356 kişi ise yargısız infazlara kurban gitti.

Türkiye genelinde varlığı iddia edilen 348 toplu mezarda 4.201 kişinin gömülü olabileceği tahminine yer verildi.

Raporda, açılan 45 toplu mezardan 281 kişinin cenazesine ulaşıldığı belirtildi. AA

”22 Ekim 2024 tarihinde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye’nin 40 yılı aşkın bir süredir devam eden terörle mücadelesinde yeni bir döneme geçildiğini duyurdu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Terörsüz Türkiye” olarak isimlendirdiği bu yeni aşama, bir anda ortaya çıkmış bir gelişme değil; aksine, uzun yıllardır devam eden istikrarlı bir mücadelenin ve kararlı bir siyasi iradenin sonucu. Bu süreç, Türkiye’nin güvenlik stratejisinde bir dönüm noktası olduğu kadar, Orta Doğu’da değişen dengelerin de bir yansıması.”

Süreç MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin 22 Ekim 2024'te yaptığı çağrı ile başlamıştı.

Bahçeli, partisinin grup toplantısında yaptığı açıklamada "Teröristbaşının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti Grup Toplantısı'nda konuşsun, terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse, umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın." ifadelerini kullanmıştı.

11 Temmuz 2025 günü 15’i kadın olmak üzere 30 terörist KCK eş başkanı Besê Hozat öncülüğünde Güney Kürdistan’ın Dukan ilçesi yakınlarındaki Casene Mağarasının yakınında hazırlanan bir seremoniyle silahlarını yaktı.

“Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adı verilen komisyonun ilk oturumu 5 Ağustosta yaptı ve 8 saat sürdü.

48 üyeden oluşan komisyonda AK Parti 21, CHP 10, DEM Parti ile MHP 4’er, Yeni Yol partileri 3, HÜDA PAR, YRP, TİP, EMEP, DP ve DSP de 1’er milletvekili ile temsil ediliyor.

Numan Kurtulmuş’un açılış konuşmasından öne çıkanlar şöyle:

“Yeni dönem siyasetin, düşüncenin ve vicdanın daha çok konuşulduğu bir dönem olmak zorundadır. Ancak artık güvenliğin yanı sıra özgürlüğün, eşitliğin ve adaletin imkanlarını ve gücünü daha da yüksek sesle konuşmanın zamanı gelmiştir. Bu komisyonun bir diğer misyonu da budur.

“Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra birbirinden koparılan, aralarına tel örgüler çekilen halklar artık yeniden birbirlerini daha yüksek sesle duymayı hak ediyor. Attığımız her adım bu kadim coğrafyada barış ve kardeşliği tahkim etmeye yönelik olmalıdır. Bu çerçevede ‘terörsüz Türkiye’, aslında açıkçası terörsüz bir bölge demektir.

“Gayet açıktır ki Türk-Kürt kardeşliği coğrafyamızın asli konusudur. Çanakkale’de omuz omuza savaşanların torunlarıyız. Kardeşlik, kaderde birlik yalnız savaş meydanlarında değil; alın terinde, acıda ve umutta da birlikte yürümektir. Bugün de bizler, halkın tam da içinden çıkan o hakka yaslanarak, o millî irfanı kuşanarak, tarihi bugünün anlayışıyla yeniden yorumlamak ve geleceği bu iradeyle kurmak mecburiyetindeyiz. Küresel şartlar ve bölgesel gelişmelerin kırılganlığına rağmen, içeride birliğimizi büyütmek, toplumsal huzuru pekiştirmek; dışarıda ise bölgesel barışı korumak mecburiyetindeyiz. İç cephemizi tahkim etmek, Türkiye’nin istikrarını kurumsal bir siyasal akla oturtmak zorundayız. Ülkemizin önünü tıkayan karanlık dönem, milletimizin feraseti ve devletimizin kararlılığıyla artık geride kalıyor.

“Bu komisyon sözünü yükselten herkesin yeridir. Yeter ki ortak kelimelerimiz barış ve kardeşlik olsun. Bu çatı altında konuşulmayacak hiçbir konu yoktur. Yeter ki birbirimizi dinlemeye hazır olalım. Yeter ki her görüş birlik ve kardeşliği yansıtsın. Vicdan sahibi olan herkese teşekkür ediyorum. İnanıyorum ki katkı veren herkes bu memleketin mayasında kardeşlik olduğunu göstermiştir.”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Barış Ünal Arşivi