Sakir Diclehan
Şakir Diclehan yazdı | Şeyh Said Hareketi ve başarısızlığının nedenleri
Şeyh Said Hareketi, Cumhuriyet tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olarak kabul edilmiş ve günümüze kadar aydınlatılmamıştır. Aradan geçen yaklaşık bir asır boyunca olay, farklı siyasi ve ideolojik bakış açılarıyla yorumlanmış, kimi zaman yalnızca bir "irtica hareketi", kimi zaman yalnızca bir "Kürt milliyetçi ayaklanması", kimi zaman da dış politika ve Musul meselesi ekseninde değerlendirilmiştir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Şeyh Said Hareketi'ni anlamanın yolu onu sloganlarla değil, tarihî belgeler, arşivler ve farklı akademik çalışmalar ışığında değerlendirmekten geçmektedir. Fakat devlet aklı, buna pek izin vermemektedir. Tarihî olayları tek bir ideolojik pencereden okumak yerine, farklı kaynakları karşılaştırarak ele almak hem geçmişi daha doğru anlamaya hem de günümüz tartışmalarını daha sağlıklı yürütmeye katkı sağlar.
Şeyh Said Hareketi, yalnızca bir isyanın hikâyesi değildir. Aynı zamanda genç Cumhuriyet'in devlet inşası sürecini, toplumdaki değişim sancılarını ve Türkiye'nin yakın tarihindeki önemli kırılmaları anlamak açısından üzerinde düşünülmesi gereken çok boyutlu tarihî bir vakadır. Geçmişi anlamaya çalışırken önyargılardan uzak, belgeye dayalı ve çoğulcu bir yaklaşım benimsemek, tarih yönteminin en önemli gereğidir.
Şeyh Said, İslami hassasiyetin verdiği bir duyarlılıkla laik sistem uygulamaları ve Batı tarzı bir yaşamı esas alan değişimlere karşı tepkili olduğu için mücadele etme ihtiyacını duymuş ve bu mücadelenin gerekli olduğuna inanmıştır. Dahası, bu mücadelenin dini bir sorumluluk ve bir vebal olduğunu düşünülmüştür.
Şeyh Said Hareketi, Piran (Dicle)’de spontane başlayan ve bölgeye hızla yayılarak 14 Şubat günü halkın katılımıyla binlerce kişiyi bulan silahlı güçle Darahini'ye, şimdiki adıyla Genç’e girer. Şeyh Said ve arkadaşlarının yönetimindeki silahlı halk güçleri, sırasıyla Çapakçur yani Bingöl, El-Aziz (Elazığ), Ergani, Piran (Dicle) ve Siverek'i ele geçirmeye çalışırlar.
Olay, o kadar plansız, programsız ve hazırlıksız bir halde başlamış ve gelişmişti ki, Lice'ye gelinceye kadar Şeyh Said, hareketini sembolize edecek bir flama, bayrak veya sancakları bile yoktur.
Diyarbakır üzerine yürümeye başladıklarında, kendilerini karşılamaya gelen Lice'nin Hamid köyünden Hasan Alioğlu Mehmet, Şeyh Said'e üzerinde "Lâ İlahe İllallah MuhammedünResulüllah" cümlesinin, zeytin renginde yeşil zemine işlediği bir sancak verecektir. Bu sancak, daha sonra Şeyh Said güçlerinin sembolü olarak kullanılacaktır. Bu sembol bile, Şeyh Said ismiyle anılan hareketin önceden planlanmadığını, bir yerde aniden, gelişi güzel ve arzu dışı geliştiğinin açık bir göstergesidir.

Sonun Başlangıcı
Şeyh Said ve askerlerinin Diyarbakır'ı ele geçirme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması, bir çeşit sonun başlangıcı olur. Diyarbakır’ı ele geçirmek üzere girişilen hareketin başarısızlıkla sonuçlanması, destek veren aşiretlerden bazılarının hareketten koparak Şeyh Said güçlerini daha da etkisizleştirir ve içeriden çökmesine neden olur.
Hareketin bastırılmasında çember darala darala 15 Nisan 1925 tarihinde Şeyh Said ve adamları, doğuya doğru çekilirken Muş/Murat Nehri üzerindeki köprüde yakalanmalarıyla hareket son bulur.
Kısa sürede çok geniş bir alana yayılan Şeyh Said liderliğindeki hareketin başarısızla sonuçlanmasının birçok nedeni bulunmaktadır kuşkusuz. Kısaca ve özet olarak şöyle sıralamak mümkündür:
a) Silahsız halk, hazırlıksız ve her hangi bir organize olmaksızın küreğini, nacağını, baltasını, kısacası neyi bulduysa yanına alarak kalabalıklara katılır. Hazret-i Ali ve Muaviye arasında cereyan eden mücadele ve daha sonra savaşa dönüşen eylemde Muaviye’nin Hazret-i Ali’ye söylediği “Benim ordumda dişi deveyi erkek deveden ayırmayacak düzeyde on bin askerim vardır, o nedenle benimle yapacağın savaşta başarı elde edemezsin” söylemindeki gerçeğe benzer tarzda Şeyh Said’in hareketine katılan ve okuma yazma bilmeyen insanlar çoğunluktaydı. Eyleme katılan halk, olayların iç yüzünü anlayacak bilgi ve birikime de sahip değildi. Çoğu ümmi diyebileceğimiz köylülerden, marabalardan, rençber ve işçilerden oluşan bu kitlenin ortak yönleri ise, dindarlıklarıydı.
b) Diğer yandan harekete katılan fakat düzensiz, kontrolsüz ve eğitimsiz yığınların oluşturduğu güç ve güvensizlik ortamı, halkı ister istemez tedirgin etmekteydi. Eğitimsiz ve tecrübesiz yığınlar, Elazığ şehrindeki yağma ve talan olayı, Diyarbakır'da Şeyh Said'in hezimetinin de temel etkeni olmuştu.
c) Şeyh Said, kuşkusuz bir tarikat şeyhi idi ve geniş bilgiler sahibiydi. Ne var ki, politik görüş ve teşkilat bakımından yeteri kadar donanımlı değildi. Askeri birikimi, hazırlığı ve deneyimi de hemen hemen hiç yoktu. Bölgedeki etkinliği ve saygınlığı, onu hareketin başına geçmeye itmiş olsa da bu hareket, planlama ve askeri bilgi gerektiren bir eylem olmasına karşın, ne yazık ki Şeyh Said Efendi böyle bir bilgi, birikim, lojistik destek, araç ve gereçlere hemen hemen hiç sahip değildi.
d) Hareket sürecinde, Şeyh Said'in Hanili Salih Bey gibi danışacak, istişare edecek ve ona yardım edecek, askeri ve stratejik danışmanlık yapacak bilgi ve beceri sahibi danışmanları da pek yoktu. Nitekim Şeyh'in Hanili Salih Bey'e büyük önem vermesinin, yargılama sürecinde dahi ondan övgüyle bahsetmesinin nedeni, onun entelektüel birikimi, derin kültür, olaylara bakış açısı ve harekete yaklaşımından kaynaklanmaktaydı.
e) Hareket başladığında, akrabası olan ve o dönemin askeri ve strateji alanında deneyimli Cibranlı Halit Bey, dostu Yusuf Ziya bey gibi pek çok alanda birikim sahibi olanların, daha hareket başlamadan önce tutuklanmaları, idam edilmeleri ve Şeyh Said'in yanında bulunmamaları, hareket için büyük bir eksiklikti.
f) Piran'da beklenmedik bir anda meydana gelen olay üzerine hareketin liderliğini üstlenen Şeyh Said için, bu eylemi organize etmek oldukça güç bir işti. Halk tarafından fazlasıyla sevilip sayılmasına rağmen, eylem için gerekli olan, olmazsa olamazlardan olan askeri birikime sahip olmaması, kendisi için olumsuz bir durumdu. Zaten bir tarikat şeyhinden de beklenemezdi bu tür özellikler...
g) Resmi ideolojiye karşı çok açık bir tavır takınmasına karşın, siyasetle meşguliyeti yoktu. Ankara'daki gelişmeleri İstanbul basınından takip ediyor, çevresinde bulunan ve Ankara ile İstanbul'la diyaloğu olan kimselerle dolaylı yoldan konuşup görüşüyor ve onlardan bilgi alıyordu. Ülkede olup bitenleri yakından izlemeye çalışmasına karşın, modern örgütlenmeden pek haberli değildi. Böyle bir durum, hareketin başarısızlıkla sonuçlanmasında, önemli bir başka faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.
h) Sadece Şeyh Said değil, hareketin öncü kadrolarının da çok fazla savaş tecrübesi olmayan ya da düzensiz savaş tarzına göre de savaşmayı bilmeyen askerlerden oluşuyordu. Bir kısmı, eski Hamidiye Alaylarında görev almış kişilerden meydana geliyordu. Bu kişilerin, eğitildikleri modern bir askeri eğitim ve örgütlenme biçimleri de pek yoktu. Dolayısıyla hareket, klasik bir kitle coşkusu şeklinde başlamış ve sürmüştü.
i)Hareketin, ansızın başlaması ve gelişerek sürmesi, zaman bakımından başarısızlıkla sonuçlanmasında ciddi bir payı bulunmaktaydı. Hareketin beklenmedik tarzda hızla gelişerek ve savaş cepheleri oluşturarak yayılma eğilimini göstermesi, başarı için önemli bir faktör olan örgütlenmeye şiddetle ihtiyac bulunduğunu gerektirmekteydi. Fakat provokasyon, buna pek imkan vermemişti.
j) İklim, coğrafi durum ve savaş şartlarının uygun olmadığı bir ortamda hareketin başlaması ve hızla yayılmasına karşın, dağlardan inen güçler, düz alanlarda ve ovalarda durmak zorunda kalmıştı. Yeterli donanım ve teçhizata sahip olmayan, aynı zamanda eğitimsiz olan bu güçler, kendilerinden sayıca çok fazla olan, üstelik donanımlı ve düzenli şekilde eğitim görmüş hükümet birlikleri ile cephe savaşına girişmeleri, hareketin başarı şansını azaltmış, hatta sıfır noktasına getirmişti.
k) Kaynaklarda verilen bilgilere bakılırsa, on beş yirmi bin kişilik donanımsız, deneyimsiz, örgütsüz, disiplinsiz, ayrıca savaş taktiği, organize ve teçhizat gibi her açıdan kendilerinden üstün olan ve sayıları 50 bin dolayında olduğu tahmin edilen donanımlı, disiplinli ve teçhizatlı hükümetin askeri birlikleri karşısında, kıyasıya bir mücadele vermelerine karşın, cephe savaşında başarılı olmaları pek mümkün değildi.
Hareketin açmazlarından biri ve belki de en önemlisi, başta eylemin lideri Şeyh Said olmak üzere karşı karşıya kaldığı ihanetlerdi. Bunlardan en dikkat çekeni, Şeyh Said'in bacanağı Binbaşı Kasım'ın ihanetidir. Mahkeme esnasında Şeyh Said'in: "O, Ankara'nın adamıdır", "O, müşriktir" diye nitelediği emekli Binbaşı Kasım (Ataç)'ın, Şeyhin damadı Şeyh Abdullah ile yaptığı serenatlar ve manevralar karşısında onu harekete dahiledilmei üzerinde uzun uzun durulabilir.
Emekli Binbaşı Kasım'ın harekete dahil edilmesi, Şeyh Abdullah'ın iş bilmezliğine, hatta ferasetsizliğine de yorumlanabilir. Ancak diğer yandan Şeyh Abdullah'ın çevresindeki insanların tepkisine rağmen, Kasım'ı hareketin kadrosuna almasına onu mecbur bırakma nedeni de yabana atılacak türden değildi. Geçmişte Hamidiye Alaylarında görev yapmış bazı kişiler dışında hemen hemen hiç birisi, askeri konularda bilgi ve beceri sahibi değildi. Bu durum, Şeyh Abdullah’ı, ister istemez askeri deneyim ve birikimi olan Emekli Binbaşı Kasım’ı, ajan diye bildikleri bu adama mecbur bırakmıştı.
Başarısızlığın bir başka nedeni ise, harekete, aşiretlerden birçoğunun destek vermemesiydi. Nitekim bölgede yaşayan ve sayıları 700'ün üzerinde olan aşiret ve kabilelerden sadece elli civarında ve sınırlı bir sayıda harekete dahil olmuştu. Bunun yanında Lolan, Hormek ve Hayderan gibi aşiretler başta olmak üzere birçokları, Şeyhe karşı çıkmış, bazı aşiretler ise Ankara'ya telgraf çekerek bağlılıklarını bildirmiş ve bu harekete karşı açıkça tavır almışlardı.
Hareketin başarısızlıkla sonuçlanmasının bir başka nedeni de, aşiretlerin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal tarafından çeşitli vaatlerle etkisizleştirilmiş olmalarıydı. Diğer yandan, Şeyh Said Hareketi’nin başlaması üzerine, Türk Hükümeti, başta Fransa, Almanya, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve İtalya olmak üzere birçok uluslararası güçten silah yardımını almıştır. Hükümet, hareketi içeride "Kürtçülük", dış kamuoyunda ise, "Dini ve gerici bir hareket" olarak lanse etmiş ve bunun sonucunda yabancı devletler de Türk Hükümetine maddi ve manevi yönden destek vermişlerdi. Artık tarihte kalan bu hareketin üzerindeki örtük sis perdesinin kalkması ve aradan yüz bir yıl geçtiği için neden ve sonuçlarıyla halka anlatılmasının zamanı gelmiş, hatta geçmiştir.Sararmak nedir bilmeyen yeşilliğin ve yapraklarını dökmeyecekmiş gibi yükselen ulu ağacın yeşerme zamanı gelmedi mi?
Şakir Diclehan Yazdı; Şeyh Said ve ırkçıların öfkesi
29 Haziran 2026 Pazartesi 20:01Şakir Diclehan Yazdı: Uzun süre iktidar kalanların hazin sonu
17 Haziran 2026 Çarşamba 00:31Şakir Diclehan Yazdı | Bir Düşünce Kuruluşu Olarak: TEKSAM
02 Mayıs 2026 Cumartesi 04:00Şakir Diclehan yazdı; Mehmet Akif’in aile hayatı ve çocukları
01 Şubat 2026 Pazar 09:13Şakir Diclehan yazdı; Erken atılan zafer naraları ve Suriye
26 Ocak 2026 Pazartesi 19:56Şakir Diclehan yazdı; Ortadoğu ve Latin Amerika ülkelerinin işgali
09 Ocak 2026 Cuma 14:13Şakir Diclehan yazdı: Değişen Ortadoğu Haritası ve Halkları
14 Aralık 2025 Pazar 00:37Şakir Diclehan Yazdı: Suriye Genel Valisi gibi konuşan bir arabulucu
18 Temmuz 2025 Cuma 11:56Şakir Diclehan yazdı; Ortadoğu’nun değişecek olan haritası
28 Mayıs 2025 Çarşamba 11:33Şakir Diclehan yazdı | İki Şairin Tanışıklığı: Sezai Karakoç-Hilmi Yavuz
07 Mart 2025 Cuma 18:55
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.