Şervan Gökhan

Şervan Gökhan

Şervan Gökhan yazdı; Bir Fıkradan Daha Fazlası: Görünmez Vatandaşlık Cetveli

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte “ortak bir ulusal kimlik” ve “modern bir toplum” inşa etme hedefi, dönemin şartları içerisinde devletin temel önceliklerinden biri oldu. Bu süreçte bazı yerel, etnik, kültürel ve dini kimlikler kamusal alanda kendilerine eşit ölçüde yer bulamadı. Zaman içerisinde bu kimlikler eğitim, şehirleşme, ekonomik kalkınma ve demokratikleşme süreçleriyle birlikte daha görünür hale geldikçe, geleneksel yönetici elitlerde buna yönelik mesafeli tutum daha fazla görünür olmaya başladı.

Bir toplumun demokratik olgunluğu, her zaman büyük siyasi krizlerde ortaya çıkmaz. Bazen de gündelik hayatta kime gülündüğünde veya kimin onuru fıkra malzemesi yapıldığında görünür olur. Toplumun en önde gelen iş insanlarından birinin, bir hastane açılışında anlattığı fıkra etrafında yaşanan tartışmalar da bu gerçeği gözler önüne serdi.

İlk bakışta sıradan bir espri ya da talihsiz bir mizah denemesi gibi görülebilecek bu olay, aslında ülkemizin uzun yıllardır taşıdığı toplumsal hassasiyetlerin ve çözülmemiş sorunların yeniden görünür hale gelmesine neden oldu. Sarf edilen sözlerde kötü niyet bulunup bulunmadığı elbette tartışılabilir; ancak günümüzde bir ifadenin değerlendirilmesinde “niyet”in dışında o ifadenin ortaya çıkardığı etki ve insanlara hissettirdiği duygu da önem taşır. Çünkü tarih boyunca önyargılar çoğu zaman masum görünen şakalar, kalıplaşmış espriler, günlük dil içinde normalleştirilen ifadeler ve etiketlemeler aracılığıyla varlığını sürdürmüştür.

Makbul Vatandaşın İnşası

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte “ortak bir ulusal kimlik” ve “modern bir toplum” inşa etme hedefi, dönemin şartları içerisinde devletin temel önceliklerinden biri oldu. Ancak bu süreçte bazı yerel, etnik, kültürel ve dini kimlikler kamusal alanda kendilerine eşit ölçüde yer bulamadı ve merkezin dışında kalan birçok unsur, uzun yıllar boyunca görünürlüğünü sınırlı biçimde yaşayabildi. Zaman içerisinde bu kimlikler eğitim, şehirleşme, ekonomik kalkınma ve demokratikleşme süreçleriyle birlikte daha görünür hale geldikçe, geleneksel yönetici elitlerde buna yönelik mesafeli tutum daha fazla görünür olmaya başladı. Başlangıçta belirli çevrelerle sınırlı olan bu bakış açısı ve söylem, yıllar içinde medya, sinema, edebiyat ve gündelik dil aracılığıyla topluma yayıldı. Böylece bir dönemin seçkinci refleksleri sıradan vatandaşın diline kadar sirayet etti.

Üstünlüğün Gündelik Dili

Kendisini memleketin doğal sahibi, diğer herkesi eksik gören bir zihniyet ve dil, çoğunlukta olmasa bile halen gündelik yaşamı etkileyebiliyor ve gruplar arasında psikolojik bariyerler oluşturabiliyor. Bu zihniyet bazen büyük sermayenin en görünür simalarından birinin dilinde, bazen ömrünü aydınlık bildiği değerlerle geçirmiş bir emeklinin sakin ama yukarıdan bakan cümlesinde belirir. Bazen bir dost sofrasında, memleketin durumu hakkında ahkam keserken, bazen bir poliklinikte, mesleğini icra eden bir doktora “Nerelisin?” diye sorulup “Diyarbakır” cevabı alındığında, iyi niyet kisvesine bürünmüş “Olsun, üzülme, ne olmuş?” cümlesinde vücut bulur. Ya da bir toplu taşımada İngilizce ya da Fransızca konuşan insanlar hayranlıkla izlenirken, Kürtçe ya da Arapça konuşanlara alt kültürdenlermişcesine atılan bakışlar da bu zihniyetin gündelik yaşamda vücut bulmuş halidir. Sorun, bu yaklaşımın ne kadar yaygın olduğundan çok, gündelik hayatın içinde normalleşebilmesi ve fark edilmeden yeniden üretilebilmesidir. Bu noktada vurgulanması gereken husus, söz konusu yaklaşımın toplumun büyük çoğunluğuna atfedilemeyeceği ve belirli kültürel kodlarda varlığını sürdüren bir refleks olarak karşımıza çıktığıdır.

Bu üstünlük hissi sadece etnik kimlikler üzerinden işlemedi. Yıllar boyunca muhafazakar ve dindar kesimler de aynı bakışın hedefinde oldu. Kültürel hafızamızda yer etmiş birçok Yeşilçam filminde dindar karakterler çoğu zaman bağnaz, çıkarcı, üfürükçü ya da cehaletin temsilcisi olarak resmedildi. Hoca figürü hikayenin bilgesi değil, çoğu zaman alay konusu olan kişisiydi. Böylece milyonlarca insanın inancı ve yaşam biçimi, sanatın ve popüler kültürün diliyle yıllarca “aşağı sınıf”, “geri kalmış” ya da “modernleşememiş” bir dünyanın parçası olarak gösterildi. Bu, toplumun belirli bir kesimine yöneltilmiş kültürel bir küçümsemenin yansımasıydı.

Kimlik ve Kültürel Hiyerarşi

Günümüzde lüks bir cip kullanan başı açık bir kadın kimsenin dikkatini çekmezken, aynı aracın direksiyonundaki başörtülü bir kadın hakkında, bir kesim tarafından mutlaka bir yorum yapma ihtiyacı hissedilmesi tesadüf değil. Çünkü mesele araç değil, o aracın kim tarafından kullanıldığı. Başı açık bir kadının güneş gözlüğünü başına takması sıradan bir ayrıntı olarak görülürken, aynı güneş gözlüğü başörtüsünün üzerine yerleştirilmesi alay konusu haline gelebiliyor.

Bununla birlikte mesele etnik kimlik ya da muhafazakarlık meselesini de aşıyor. Bu dilin beslendiği kaynaklardan biri sınıfsal ve kültürel üstünlük duygusu. Türk sinemasının özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllardaki birçok filminde köyden büyük şehirlere gelen insanlar saf, kaba, görgüsüz ve ancak hizmet sektöründe var olabilen karakterler olarak resmedildi. İstanbul’a, Ankara’ya veya İzmir’e gelen Anadolu insanı çoğu zaman apartman görevlisi, kapıcı, hamal, işçi ya da şoför olarak hikayenin arka planına yerleştirildi. Şehrin sahibi olanlar başka, şehre sonradan gelenler başkaydı. Birileri merkezin doğal unsuru kabul edilirken, diğerleri ancak çalıştıkları ölçüde tolere edilen misafirler olarak görülüyordu.

Gerçek hayat ise senaryolarda çizilen sınırları aşıyordu. Yozgat’ın, Çankırı’nın, Sivas’ın, Erzurum’un, Diyarbakır’ın köylerinden kalkıp büyük şehirlere gelen insanlar yalnızca işçi olmadılar; fabrikalar kurdular, şirketler yönettiler, üniversitelerde akademisyen oldular, doktor, mühendis, bürokrat ve siyasetçi olarak bu ülkenin geleceğini şekillendirdiler. Bir zamanlar şehrin kenar mahallelerine sıkışan insanlar, yıllar içinde o şehirlerin ekonomik, kültürel ve sosyal hayatının ayrılmaz parçalarına dönüştüler.

Ne var ki eski hiyerarşilere alışmış zihinler bu dönüşümü kabullenmekte zorlandılar. Bu kültürel kodlara sahip kesim için sorun, bir insanın nereden geldiği değil, geldiği yerden çıkıp toplumun merkezinde yer edinmesidir. Bu nedenle etnik kökeni, muhafazakarlığı ya da taşralı/köylü geçmişi nedeniyle küçümsenen insanlar başarı kazandıklarında, ekonomik güç elde ettiklerinde veya kamusal alanda görünür hale geldiklerinde bu kesimin rahatsızlığı ortaya çıktı. Sorun o insanların kim olduklarında değil, bazı çevrelerin zihinlerinde kurdukları görünmez vatandaşlık cetvelindedir. Bu cetvelde merkezden uzaklaştıkça insanın değeri azalır; Kürt olmak, muhafazakar olmak, taşralı olmak eksi olarak yazılır. Esas mesele, “bazı” insanların kendilerini bu ülkenin doğal sahibi, diğerlerini ise sürekli kendini ispat etmek zorunda olan misafirler olarak görmeye devam etmesidir.Yani mesele sınıfsal ve kültüreldir. Bütün bu katmanların merkezinde ise tarih boyunca en derin yarayı açan unsur yine etnik aidiyet üzerinden kurulan üstünlük ilişkileri olmuştur. Diğer dışlama biçimleri çoğu zaman bu temel zihniyetin farklı yüzleri olarak karşımıza çıkar.

Nezaketli Ayrımcılık

Bu zihniyetin en tehlikeli tarafı ise çoğu zaman kendisini nefret olarak değil, nezaket olarak sunmasıdır. Açıkça hakaret etmez; acıyarak över. Dışlamaz gibi yapar; ama ait olmanın şartlarını kendisi belirler. “Sen de bizdensin” derken aslında “Bize benzediğin ölçüde kabul edilebilirsin” demektedir. Karşısındakini doğrudan düşman ilan etmez, onu eksik, yetersiz veya olması gerekenin gerisinde kalmış biri olarak konumlandırır. Kürt veya muhafazakar ya da taşralı olanın iyi avukat, iyi, bürokrat, iyi öğrenci, iyi insan olmasını bir istisna gibi görür, onun başarısını olağan değil, şaşırtıcı bulur. Bu başarı hikayeleri, bazı zihinlerde alışılmış kalıpları bozduğu için huzursuzluk yaratır. Ayrımcılık, kaba bir düşmanlık biçiminden çıkar, medeni cümlelerin, eğitimli sohbetlerin ve sözde iyi niyetli şaşkınlıkların içine saklanır.

Yeni Kuşaklar ve Ortak Gelecek

Son 25 yıllık süreçte ise devletin resmi söyleminde ve siyasal dilinde önemli bir dönüşüm yaşandığı da inkâr edilemez. Geçmişte kamusal alanda görünürlüğü sınırlı kalan Kürtler, muhafazakarlar ve taşralılar, bu dönemde siyasetten bürokrasiye, akademiden iş dünyasına kadar birçok alanda daha görünür ve etkili hale gelmiştir. Devlet elitleri tarafından kullanılan dil de büyük ölçüde değişmiş; etnik köken, inanç veya yaşam tarzı üzerinden kurulan dışlayıcı söylemler resmi düzeyde meşruiyetini önemli ölçüde kaybetmiştir. Bununla birlikte, kurumsal düzeyde gerileyen bu yaklaşımın bazı toplumsal ve kültürel kodlar içerisinde tamamen ortadan kalktığını söylemek ise halen mümkün değildir.

Neyse ki bütün bu zihinsel kalıplar ve dışlayıcı refleksler artık eski gücünü kaybetmiştir. Bir dönem kültür, sanat, sinema ve medya dünyasında neredeyse sorgulanmadan üretilen bu üstten bakış, bugün toplumun çok geniş kesimleri tarafından eleştirilmektedir. Sosyal medyanın yaygınlaşması, dijital iletişim araçlarının hayatın merkezine yerleşmesi ve toplumun farklı kesimlerinin birbirleriyle doğrudan temas kurabilmesi sayesinde, yıllarca sesi yeterince duyulmayan insanlar görünür olmuştur. Dün yalnızca hakkında konuşulan insanlar, bugün bizzat konuşan, üreten, yöneten ve temsil eden insanlar haline gelmiştir. Bu dönüşüm yalnızca belirli kesimler için değil, Türkiye’nin tamamı için önemli bir demokratik kazanımdır. Çünkü insanların kökenleri, inançları veya yaşam tarzları nedeniyle görünmez duvarların arkasında tutulduğu bir toplum değil; herkesin söz sahibi olabildiği bir toplum daha güçlü, huzurlu ve birbirine kenetlenmiş bir toplumdur.

En büyük şansımız ise yeni kuşakların, geçmişin katı kimlik kalıplarını büyük ölçüde geride bırakmasıdır. Aynı üniversitelerde okuyan, aynı iş yerlerinde çalışan, aynı dijital dünyayı paylaşan gençler birbirlerini etiketleyerek değil, doğrudan tanıyarak büyümektedir. Türk, Kürt, muhafazakar, seküler, taşralı ya da şehirli gibi kategoriler birçok genç için artık insanları tanımlayan duvarlar olmaktan çıkmış, hayatın doğal çeşitliliğinin parçaları haline gelmiştir. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça korkuların yerini merak, önyargıların yerini tecrübe, mesafelerin yerini ise ortak hayat fikri almaktadır. Bu nedenle geçmişten miras kalan birçok zihinsel kalıp aslında eski Türkiye’ye ait reflekslerdir. Türkiye’nin geleceği ise farklılıkları tehdit olarak değil; zenginlik olarak gören, insanları ait oldukları gruplarla değil, karakterleri ve emekleriyle değerlendiren bu yeni toplumsal anlayışta yatmaktadır. Ülkenin birlik ve beraberliğini güçlendirecek olan da tam olarak budur ve ihtiyacımız olan birbirine benzeyen insanların değil, birbirini anlayabilen insanların kuracağı ortak gelecektir.

Sonuç olarak, bu ülke hiçbir kesimin tekelinde değildir. Ne kendisini diğerlerinden daha modern ya da makbul görenlerin, ne eski veya yeni bazı seçkinlerin, ne de başkalarına yukarıdan bakmayı alışkanlık haline getirmiş çevrelerin ayrıcalıklı alanıdır. Bu ülkenin dili, duası, emeği ve başarısı ortak mirasımızdır. Gerçek hoşgörü, yalnızca kendimize benzeyenlere değil; bize benzemeyenlerin de aynı saygınlık, fırsat ve aidiyet duygusuna sahip olmasını doğal karşılayabilmektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Şervan Gökhan Arşivi