Dolar 17,9643
Euro 18,5483
Altın 1.034,60
BİST 2.868,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 41°C
Açık
Diyarbakır
41°C
Açık
Cts 40°C
Paz 39°C
Pts 40°C
Sal 41°C

Yusif Bedîrxan Yazdı; Ekonomik dönüşümü anlamak

A+
A-
3 Aralık 2021 22:49

Türk Lirası, bu yılın başından beri ABD Doları’na karşı yüzde 45 değer kaybetti.

Dolar/TL kuru son haftalarda sürekli rekor kırsa da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kendi ifadesiyle “Ekonomik Kurtuluş Savaşı”nı sürdürmekte kararlı. Peki Erdoğan neden ekonomistlerin daha çok enflasyon, yüksek işsizlik ve yoksulluğa yol açacağı uyarısında bulunmasına rağmen politikalarını sürdürmekte ısrar ediyor?

Bunu daha iyi anlamak adına bir araştırma yaptım.

İlk önce ekonomi siyasetlerine bakalım.

Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü’nden Ensar Yılmaz’ın üç ayrı siyaset tarzını ele aldığı “Üç tarz-ı iktisat: Çıkış yolu” yazısına bakalım önce.

Yılmaz, bunları sırasıyla açıklamak ve ekonomi politik önermelerinin bize yol gösterip gösteremeyeceklerini tartışmak istemiş;

1.İlk görüşe göre, ülkenin en önemli sorunlarından biri cari açıktır çünkü hem büyümenin düzeyini ve niteliğini etkilediği gibi, hem de potansiyel kriz kaynağıdır. Bu yüzden de rekabetçi kur politikası ile kapatılması gerekir. Buna göre, Türkiye ekonomisi yüksek faiz-düşük kur döngüsüyle açılıp kapanan (kalk-dur döngüsü) bir yapıdadır. Yüksek faizin cezbettiği sermaye akımları döviz kurunu baskılayarak cari açığı artırmakta. Bu da iki temel sorunu çözdüğü görüntüsü oluşturmaktadır. Bunlardan biri düşük enflasyon (düşen döviz kuru kanalı), diğeri yüksek büyüme (büyük oranda tüketim ve ithalatın katkısı). Sonuçta artan cari açıklar sürdürülemez hale geldiğinde, enflasyon düşükten yükseğe, büyüme artıdan negatife geçer. Bu yüzden, bu görüşe göre, bu sarmaldan çıkmanın yolu yerli parayı yeterince değersizleştirmektir. Bu, adeta özgürlüğü elinden alınan ve sonsuza kadar zorunlu ve tekrarlı bir işi yapmaya koşulan Sisyphus’u özgürleştirme çağrısı gibidir. Türkiye’de bu görüşü yaklaşık 15-20 yıldır duyarım.

Fakat bu yaklaşım göründüğü kadar masum olmadığı gibi, oldukça da sorunludur. Cari açığın kronik bir hal aldığı ve ülkede bir kalk-dur döngüsünün olduğu doğrudur. Fakat bu, rekabetçi kura bırakılmayacak kadar karmaşık bir problemdir. Bu yaklaşımın temel zaafı, sorunu sadece cari açık olarak görmesidir. Oysa kronik cari açık, açık bir ekonomide sadece bir semptomdur. Temelleri 1980’lere dayanan ülkenin üretim yapısı ile ilgilidir. Bu dönemden itibaren üretim büyük oranda bazı teşviklerle kısa dönemli kar hedefi olan firmalara havale edilmiş durumdadır. Bu yanıyla, Türkiye’de üretimin ve sanayinin niteliği bir kamu başarısızlığı olduğu gibi bir piyasa başarısızlığıdır. Yani uzun dönemli bir planlama olmadığı gibi, firmaların da üretken ve yüksek teknolojiye geçme yönünde bir hedefi olmadı. Bu yüzden, rekabetçi kur önerisi üretim yapısını değiştirecek güçte bir politika değildir, sadece ilave destekleyici bir politikadır. Dahası, ülke ekonomisini gereğinden fazla emek yoğun yaptığı gibi, dış ticareti “kur bağımlısı” hale getirir. Böylece, Türkiye’de firmalar rekabetin sağlıklı alanının verimlilik olduğunu unuttular. Çünkü döviz kurunu değersizleştirerek fiyatı aşağı çekmek, teknoloji ile verimliliği artırmaktan daha kolaydır. Yani döviz kuru ile oynamak, malın maliyet ve niteliği ile oynamaktan daha kolaycı bir ekonomik tedbirdir. Bir firmanın kolayca ithalat yaparak kar ettiği ve düşük katma değer ekleyerek ihracat yaptığı bir ülkede, cari açığın kronik bir girdap yaratacağını öngörmek zor değildir. Fakat birinci tarz-ı iktisatçılar cari açığın finansmanına odaklanır, üretim tarafına değil.

Aslında rekabetçi kurla amaçlanan özü itibariyle yerli tüketimdeki düşüşü yabancı talep ile dengelemektir. Ücretlerin baskılanmasıyla emek yoğun ürünlerde karşılaştırmalı üstünlükler elde edilir. Döviz kurundaki artışla maliyeti artan ithalat girdileri düşünüldüğünde ihracatçının avantaj sağlayacağı tek unsur ucuz emektir. Bu şekilde, ucuz emeğin ürettikleri ile hem yerli firmalara (az maliyet) hem de yabancı tüketicilere (ucuz mal) kaynak transferi sağlanır. Fakat bu görüş bu durumu önemsemez, özü itibariye ülkeye bir firma gözüyle bakar ve belli nesilleri gözden çıkarmayı hedefler. Sermayeye kaynak transferi sağlayarak gelecek mutlu yılların düşüne dayanır. Bu yanıyla, cari açığı sadece sorun yaratan izole bir değişken gibi görür. Ama etrafında örülmüş olan refah ağlarını görme konusunda o kadar da istekli değildir. Gelirin nasıl paylaşıldığından ziyade, ortalamada iktisadi refah ile ilgilenir, yani büyük oranda uzun dönem kırıntı paylaşımını (trickle down) savunur. Bu yanıyla, rekabetçi kur halkı yoksullukla terbiye eden bir fonksiyon edinir. Döviz kurundaki değişmelerin sınıfsal bir tarafı olduğu kolayca unutulur. Sürekli dile getirdiğim gibi, Türkiye gibi açık bir ekonomi ve yerli parasının dışında bir para ile ticaret yapan ülkelerde döviz kuru basit bir fiyat değildir. Sadece emeği değil, enflasyon, büyüme, üretim yapısı ve sektörel dönüşüm gibi çok sayıda temel değişkeni etkiler.  Cari açığın kapanması için yerli paranın değersizleşmesini savunmak bu değişkenlerdeki değişimlerin hepsini kısmi yan-etkiler gibi görmektir.

Aslında bir ülke çok kolayca cari fazla yaratabilir. Bunu da gümrük tarifeleri ve döviz kuru ile pekâlâ yapabilir. Ama bu kolaycı metot açık ve üretim potansiyeli dış kaynak gerektiren bir ekonominin tekrardan ithal ikameci yöntemlere geri dönmesi demektir. Bunun da ciddi dar boğazlar yarattığını tecrübelerle biliyoruz. Burada şunu ifade etmek gerekir, ticari fazla veya açık, doğası gereği iyi veya kötü değildir. İyi “dengesizlikler” mümkündür. Eğer açık veren ülkelerde yatırım imkânları oldukça iyi ise bunu ithalatla sağlamak mümkündür. Fazla veren ülkelerin tasarrufları açık veren ülkelerin daha karlı yatırımlarına yöneliyorsa, bu durumun her iki taraf için de pozitif etkileri olur. Örneğin, Japonya ve Güney Kore’nin belirli bir dönem boyunca ithalatları ihracatlarından daha yüksek seyretti. Fakat buna rağmen, üretim potansiyellerini ithal ettikleri sermaye malları ile belirli bir planlama perspektifi içinde uzun dönemde genişlettiler. Bunu sadece firmalara bırakmadılar. Dahası, ticari fazla da her zaman iyi bir durum olmayabilir. Çünkü ticari fazlanın iyi yatırımlara yöneleceği konusunda da bir garanti söz konusu değildir. Örneğin, son dönemlerde çok sayıda araştırmacının da ifade ettiği gibi cari fazla veren Almanya’nın yurtdışı yatırımlarını iyi yönetemediği ve zarar ettiği şeklindedir. Kısaca, açık veya fazla vermenin sağlıklı veya riskli olmasını belirleyen şey, açığın bir planlama içerip içermediği, nasıl finanse edildiği ve fazlanın hangi yatırımlarda kullanıldığı ile ilişkilidir. Yarın: İkinci Yaklaşım

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.