Dolar 17,9112
Euro 18,5411
Altın 1.035,67
BİST 2.817,59
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 39°C
Açık
Diyarbakır
39°C
Açık
Per 39°C
Cum 41°C
Cts 40°C
Paz 39°C

‘HERŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK’ MI?

Eğitim Yöneticisi, Araştırmacı Yazar. 1973 doğumlu. İlköğrenimini Zonguldak İli Çaycuma İlçesi Barbaros İlkokulunda, Ortaöğrenimini ise Ordu İli merkez ve Mesudiye İlçesi’nde tamamlamıştır. Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Ana Bilim Dalı, Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik ve aynı zamanda İlahiyat Fakültesi mezunu olup halen Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisidir. Pedagoji alanındaki akademik eğitim sürecini devam ettirmekte olup özellikle “İslam Tarihi, İslâm’ın sosyalliği ve insanın en önemli kutsal olduğu” konularında dinsel terminolojinin topluma yansıması yönünde “İnsan İnsana Emanettir” argümanı ile yaklaşık on dokuz yıldır araştırma ve incelemeler yapmakta, bu konuda eserler ortaya koymaktadır. 1995-2003 yılları arasında Adıyaman İli Kahta İlçesi Damüstü Köyü İlkokulunda sınıf öğretmeni, Adıyaman İli Kahta İlçesi Göçeri İlköğretim Okulunda Okul Müdürlüğü,2003-2007 yılları arasında ise Diyarbakır İli Yiğityolu Köyü İlköğretim Okulu Müdürü olarak çalışmış; eğitimcilik hayatı boyunca oturup şartları eleştirip şikayet etmek yerine elini taşın altına koyarak ‘mevcut imkanları okulun, çevrenin ve öğrencilerin lehine nasıl çevirebilirim’ düşüncesi içinde insan üstü bir gayretle mücadele etmiş ve bu çerçevede 2005 yılında YILIN ÖĞRETMENİ ödülünü almış ve 2007 yılında öğretmenlik mesleğini bırakmıştır. 1998 yılından beri yazan Sadıkoğlu’nun Eğitim alanında yayımlanmış yüzlerce makalesi ile birlikte, yayında olan “Öğretmen Olmak“,”Ertelenen Hayatlar (Roman)”, 6 cilt ve 3280 sayfadan oluşan “LEKÜM DİNÜKÜM VELİYEDİN”(Araştırma ve İnceleme Dizisi 1-6), “Hz Havva’dan günümüze KADIN”(Araştırma İnceleme 7, 2 cilt), “Galiba Yanlış Anladık” ( 2 cilt, Araştırma İnceleme 8, Makale) “DİRİLİŞ” (Roman),”Geceye Bir Güneş Çizdim(Roman)”,”Kerbübela (Roman-4 cilt)” eserlerinin yanısıra yazara ait Kadifeden Çığlıklar (Roman), VE KADER GAYRETE AŞIKTIR(Roman), ŞİRK İNANANLARIN HASTALIĞIDIR(Araştırma İnceleme-9, 2 cilt ) , olmak üzere yayımlanmış 24 (yirmi dört) adet eseri bulunan Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU yaklaşık 3 yıldır sürdürdüğü İnsan İnsana Emanettir Projesi çerçevesinde 15 Kasım 2019 tarihi itibariyle 19 İl, 185 İlçe ve 1726 okul ve kurum ziyaret etmiş olup halen bu projesini aktif olarak sürdürmektedir.
A+
A-
18 Mayıs 2019 07:15

1. Meşrutiyet Devrinde bir paşa, dostlarından biriyle satranç oynamakta; diğer misafirleri de, onları heyecanla seyretmektedir. Bir ara bir hamle hakkında ihtilaf doğunca, paşa misafirlerine sorar:

Yâhu oyunu seyrediyordunuz! Kim haklı, kim haksız söyleyiniz!”

Misafirler, paşanın haksız olduğunu söylemeye cesaret edemedikleri için susmayı tercih ederler. Tam o sırada odaya giren zurafâdan (yani zarif, nâzik, nüktedân, hoş konuşmayı bilen zekî kimselerden) bir zât içerdekilerden daha cesur davranır;

Paşam!” der; “Siz haksızsınız!

Peki ama…” der paşa, “Siz henüz geldiniz, bir şey görmediniz ki!

Adam hiç tereddüt etmeden cevap verir:

“Eğer haklı olsaydınız, bu kadar insan suâliniz karşısında susmazdı!”

Nerden okuduğumu tam olarak anımsayamadığım bu yaşanmışlık nedense bana bugünü anımsattı. Öyle ya, sözün güzelini seçebilmek için öncelikle sözün tamamını fikretmek gerekiyor.  Aksi halde akıl, güzel olanı seçmek yerine nefsin arzusuna kapılarak kolay olanı, hoşa gideni ya da rıza makamından koparak sırf başkalarına şirin görünebilmek için zor da olsa gösterişli bulduğunu tercih edebiliyor.

Sadece zihnimiz ve kalbimiz değil; hayalimiz, umudumuz ve ufkumuzun da yorulduğu bir süreç yaşıyoruz maalesef ve son günlerde dünyaya karamsar gözlerle bakıp herşeyden bezmiş insanın dahi içine ışık huzmeleri sızdıran efsunlu bir cümle fısıldanıyor kulaktan kulağa;

“Herşey çok güzel olacak!”

Biraz nefes alarak, bir parça tebessümle kaynaşarak, bir tutam umudla yeniden doğarak, bir lahza sakinleşip birbirimizi anlayarak ve en önemlisi “biz” olduğumuzun farkına vararak yeni bir dirilişi müjdeler gibi geliyor kulağa.

Ama ben semanın yollarını ararken arzı ihmal etmemek, yeryüzündeki işleri gözlerken faillerinin çirkinliklerine bakarak kalbimizi köreltmemek; bunun yerine tüm işlerin sonucunda buluşan tecellilerin biricik kaynağı hürmetine herşeyde aynı ‘güzelliği’ aramak gerektiğine inanan ve böylesi bir bakışın ise güzele ve güzelliğe secde olduğuna iman eden biri olarak “kime göre, neye göre” sorusunu sormak istedim bugünkü yazımda.

Öyle ya “Yusuf (a.s.) gibi gömleğimiz temiz mi?” buna bakmak, gerçek diye telaffuz ettiğimiz ‘hakikat’lere ulaşmak lazım önce. Zira emanet olan ruh, bedenden çekilip alındığında kişi nasıl ceset haline gelip ruhsuz kalıyorsa, hakikatlerin inşa edilemediği yaşamlar da manasız kalıyor.

Öyleyse “mademki suya kanmak, içi zaten taş ve toprakla veya alalade kuyu sularıyla dolu kırbamıza zemzem doldurmak istiyoruz” kabımızdaki fırtınayı dindirmek gerekiyor. Çünkü kap darsa ve su taşırılıp ziyan edilecekse “rahmetin” devamı gelmez. Bu yüzdendir ki hep zikrettiğimiz gibi verilmiş olana “vefa” göstermek ardından gelecek nimetler için başlı başına bir davettir.

Celalettin-i Rumi’nin “çiviyi çakabilmek için defalarca kez vurmak gerek” ikazından yola çıkarak yineleyelim;

Âlemlere rahmet olan “Ölmeden evvel ölünüz” derken asıl diriliğe talip olanlara yol haritasını göstererek kalbin ihyası uğruna hakikatle dirilmek için önce zihinlerdeki cehaletin ve kalplerdeki kirin pasın yok edilmesi gerektiğini salık veriyor. Bizi iman dairesine alan kapının anahtarı olan Kelime-i Tevhid “La ilahe” diye başlayıp inanca dair tüm enkazları silip süpürürken ardından dil ile ikrar ve kalben tasdikle lafzettiğimiz “İlla Allah” ikrarı ise temizlenmiş olan İlahi nazargah olan gönül arsasına yol bilir hal bilir ellerleBirlik Sarayı”nı inşa ediyor.

Haşyet ve ümit arasında akleden kalpler bilir ki bu sarayı inşa etmek isteyen herkese hikmet deryasından türlü nasipler vardır. Yeter ki insan, O’nunla arayıp O’ndan istesin ve nefsini araya katmasın. Ama “Hacer gönüllü” hayatların çabasını, “Abbas bilekli” yüreklerin cesaretini kendisine sermaye edinerek. Böylelikle hakikat habercisi olan kelimeler O’nun adıyla okundukça muhatabını ihya edecek; okunanlarla ahlaklandıkça da “sözün güzeli” hayatlarda can bulacak; bu canlılık her mahlûkata sevgi, şefkat, merhamet ve adalet olarak sirayet ettikçe de gönüller fethedilecek, herkesin kendi toprağında filizlenecek tohumlara su ve gıda olacaktır.

Kanımca aklımız kalbimizin ardınca yürümediği için bizim bugünkü sıkıntımız tam da burada başlıyor. Çünkü kendisine kelimelerin ruhu lütfedilen her yolcu her nimetin birer imtihan olduğu gerçeğinden yola çıkarak bu kelimelerin amele dönüşmesi konusunda sınanıyor. Ama biz tertemiz akledemiyor, koşulsuz sevgiyle çarpan ve sadakat üzere yaşayan bir kalp ile Hakk’ı tasdik edemiyoruz. Belki de bu yüzden açlıktan karnına taşlar bağlayan, geceler boyu ümmetinin kurtuluşu için alnını secdeden kaldırmadan yakaran güzelin sadıkları olarak olan bitene “marifet” gözüyle bakamıyoruz.

Peki, ne yapmamız gerekiyor?

Zamanın üzerine yemin eden sonsuz kudret, nefislerin uydurduğu temelsiz tasavvurların ahir akıbette tek tek yıkılacağını ikaz ederek hakikati dert edinenlerin hüsrana uğramayacağını müjdeliyor. Bizim çözümümüz de burada başlıyor. Bu müjdeyi aynı zamanda yerine getirilmesi gereken bir “ödev” olarak omuzlarımıza alarak “her şey” ve “güzel” kavramlarına yeniden ruh vermemiz gerekiyor.

Ancak; sinirlerini alıp, içlerini boşaltmadan, kendimize yontmadan… İçinde bulunduğumuz hali meşrulaştıracak bin bir türlü bahane ve “argüman” üretmeden…  “Çığırından çıkmış zamanları düzeltmek boynumuzun borcudur” diyerek bir bir toprağa düşen mübarek başların, hakkı ve adaleti diriltmek için yaşayan yiğitlerin ölüme koştuğu; büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu; duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu; vatan ve namus uğruna ölümü izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdunda olduğumuzu unutmadan… Azına çoğuna bakmadan, ileri geri konuşana aldırmadan, iltifat edenin övgüsü ile kınayanın kınaması arasında nefsimizi tahrike yahut kalbimizi tahribe yol açacak bir fark görmeden…Hesabî değil hasbî bir gönülle…“Ben olmazsam kimse bişey yapamaz” kibriyle değilvatan sevgisi imandandır” idrakiyle… Dillerimizdeki adalet, hakikat, merhamet gibi ulvi söylemleri ilkin kalbimize sonra hayatımıza nakşederek… Zorbalıkta adalet, zulümde hak aramadan… Şehitlerinin imanlarına kanlarını şahit kılarak suladıkları bu mümbit coğrafyanın izzetini ve şerefini yok etmeden… Küçücük hırslarının ardında yitip giden kayıp zamanların insanları olmadan… Yürek ülkesinin çocuğu olduğumuzun farkındalığıyla…

Çünkü gaflet, Allah ve Resülünü tanımayanların da derdidir, günde beş vakit alnı secdeye değenlerin de. Bu gafillikten olsa gerek güneş apaçık ortada iken meşalelerin cılız kıvılcımlarıyla vakit kaybedip gölgeleri ilah edinenler, gaflet ve delalete sapıyor. Öyleyse ne aradığımızı, neye talip olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Zira ne aradığını bilmeyen ve talip olduğu şeyin farkında olmayan, onu tanıyamaz.

Malumunuzdur ki; kainat var olduğundan beri iyi ile kötü, hak ile batıl bir mücadele halinde ve bu mücadele sünettulahın gereği olarak hayatlara yansıyor. Güzelliğin ortaya çıkması için nasıl çirkinliğe ihtiyaç varsa, kötülük olmadan da iyilik tecelli etmiyor. Allah ise, kullarını hak ve batıl yolunda seçmek ve ille de ayrıştırmak için onları hür iradelerinde serbest bırakmış durumda ve ortaya şer gibi çıkan musibetler, başa gelen belalar, esen sert fırtınalar ise bu ayrışmayı sağlayan turnusol vazifeli mihenk taşları. Yazık ki bu sınanmaların ruhuna eremeyenler, nesiller boyu cennet misal yurt edinip çok ciddi emek verdikleri yaşamlarını güzelleştirmek, ötelere taşımak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyorlar ama karşılarına çıkan ilk büyük engelle de başka yerleri yurt tutmak ümidiyle çekip gidiyorlar.

Bu tespitleri alt alta toplayıp iman dolu bir göğüs, kararlılık dolu bir yürekle; geleceğin kaygılarını Rabbimize teslim ederek; umduklarımıza nail, korkularımızdan emin olma temennisi ile; dünyanın süslerine ve güzelliklerine, insanların meşgul oldukları zevklere ve servetlere gözümüzü kapamış bir şekilde önce bizdeki “güzel” kavramına bakalım hep birlikte;

Bizim toplum olarak hemen hepimizin yaşanmışlıklarımızdan örülü bir ‘güzel’ tarifimiz var. Bu ‘güzel’in akıbetine ‘hayırlı’ zannımızı ekleyip (vicdani boyutta da kendimizi rahatlatarak) hayırlıya talip olduğumuz sanrısıyla ‘güzel’i istiyoruz. Ama kanımca ‘güzel’i değil; kendimiz için hayırlı olacağına inandığımız şeyi istiyoruz.

Tüm platformlarda, kaleme aldığım tüm yazılarda def’aten şahısları kemale, toplumu terakkiye çağıran; felaha ermenin ilkelerini tek tek izah etmeye çalışan ve bu mücadeleye yıllarını vermiş biri olarak yazık ki terazimizin “güzel” tarifinde de yanlış tarttığını görüyorum.

Çünkü ölçümüz sadece dünya ve bizim hayırdan anladığımız kendimiz için “güzel” olan. Kendimiz için güzel bir netice yoksa olan şeylerde gizlenen hayrı es geçiyoruz. Oysa “güzel olan her zaman hayırlı olmayabilir, fakat hayırlı olan mutlaka ve daima güzeldir” dememiz gereken bir çağın göğsünden süt emiyoruz. Emdiğimiz sütün hakkını eda etmek adına da yaşantımızın her karesine iyilik, güzellik, doğruluk, hak ve adalet mücadelesi vermemiz gerektiğini ısrarla yazıyorum çünkü “ötelerde” kurtuluşun yolu buradan geçiyor. Bu da ancak sevgi ve merhametten yaratılmış olmayı fark edenler, vicdanlarının derinliklerinde bunu bulanlar, Allah’tan varlığa yansıyan sevgi ve merhamet halesini hissedip duyumsayanların bir araya gelmesi ile mümkün olabilir ki bu tespitlerin üzerine ‘güzel’ kavramını inşa edebilelim.

Misal vererek konuyu daha anlaşılır hale getirmeye çalışayım;

Geçmişte uzaya yollanan bir mekiğin kalkıştan bir kaç saniye sonra infilak ettiğini anımsıyorum. Oysa astronot olmak için kıyasıya verilen yarışta binlerce insan içinde sadece yedi kişi seçilmişti. Elenenler üzülüp kahrolmuş, çünkü kendileri için ‘güzel’ olana inanmıştı. Ama o mekik fırlatıldıktan saniyeler sonra dünyanın gözü önünde paramparça oldu ve o mekiğe binmek için can atan yedi kişinin cesetleri paramparça bir halde boşlukta kayboldu.

Şimdi kendinizi o mekiğe binemediği için üzülen insanların yerine koyun bakalım, ne hissediyorsunuz?

Evet, maalesef nice insanlar var ki kendilerini cennetten mahrum olup cehenneme mahkum edecek bir hayat yaşayabilmeyi mal ve mülklerinin çokluğuna borçlu. Aynı şekilde yine nice insanlar da var ki bedenlerindeki sıhhat olmasa, işlemeyi adet haline getirdikleri günahlara takat getirmeleri mümkün olmayacak. Hastalığı sebebiyle günah işlemeye güç yetiremeyen, fakirliği sebebiyle istese bile günaha imkân bulamayanları da eklemek lazım bu listeye.

Yani, ölçüsü dünya olan kişinin hayırdan anladığı, kendisi için güzel olan. Bu tür insanlar kendisi için güzel bir netice yoksa olan şeylerde gizlenen hayrı göremiyor. Ölçüsü öteler olan kişinin ise ‘güzel’den anladığı kendisi için hayırlı olan. Bu kişiler de olanda hayır olduğuna inandıkları için yaşam serüveninde ‘çirkin’ göremezler. Çünkü O’nun (c.c.) çirkin işi olmadığına, bizim güzel göremeyen gözümüz olduğuna iman etmişlerdir. Olmasını istediklerimiz hususunda değil sadece, olanı yorumlama konusunda da bu sarsılmaz hakikate muhtacız aslında.

Güzel”i dilim döndüğünce tarif etmeye çalıştım.

Peki ya “herşey”?

Bence “her şey” yerine gelmesi gereken en önemli kavram “adalet”. Toplum olarak öyle kötü şeyler gördük, öyle travmalar atlattık ki bir şeylerin “güzel” olacağına inanmaya ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç içinde hepimiz farkında olmalıyız ki her şeyin güzel olması ancak adaletle mümkün. Eğer bu mümbit coğrafyada ‘herşey’ çok güzel olacak ise ( ki buna inancımız tam ) bu; hamasi nutuklarla, telkinlerle değil, “adaleti her kesim için” sağlamakla mümkün olacak.

Bu kavramları alıp toplumsal yaşama entegre ettiğinizde ise “daha güzel, daha adil, daha yaşanılır bir ülke için” bu umudu gerçeğe dönüştürecek adım ve yaklaşımlara ihtiyacımız var ve bu konuda toplumun her ferdine düşen sorumluluklar var.

Çünkü toplumun hemen hemen bütün kesimleri farklı dönemlerde “adaletin” tam olarak yerleşmemiş olmasının bedelini ödedi. Tabi bu bedeli sadece fertler değil tüm ülke ödedi. Bu yüzden de toplumsal anlayış dönüşümüne, hatta bir tık ötede “toplumsal bütünlüğe” ihtiyacımız var. Kimsenin geçmişine, etnik kimliğine, inancına, yaşam tarzına bakmadan, “ötekileştirmeden” “gel el ver ülkemizi daha ileriye taşıyalım” diyecek bir anlayışa; ideoloji eksenli ‘biz ve onlar’ ayrımını bir tarafa bırakıp evrensel değerler çerçevesinde toplumun bütün kesimlerini içine alması gereken yeni bir ‘biz’ bakışına ihtiyacımız var. Toplumun bir kesiminin yenildiği başka bir kesiminin kazandığı ya da bunun bir partinin kazancı veyahut kaybı değil ülkenin kazancı veyahut kaybı meselesi olduğu fikrini hepimiz içselleştirmek; bunun ‘sen-ben’, ‘biz ve onlar” üzerinden yürütülen bir kavga değil, hepimizin geleceği meselesi olduğunu idrak etmek zorundayız.

Bu idrak içinde de sahip olduğumuz manevi mirasın zenginliği içinde düşmanına sövmemek için bahane arayan gönüllerimiz dostunu sevmek için bahanelerin peşine düşmeyecek. En büyük ‘güzel’liğimiz olan ülkemizin daha aydınlık yarınlara taşınması için herkes gücü yettiğince mücadele verecek. İlahi rahmetin inayetiyle gözlerimizdeki gaflet perdesi kalkacak ve birbirimizin ağzının kenarlarından süzülen kardeş kanlarını seyredebileceğiz.

Biz bu rahmeti nakşedip “güzel”liği yaymaya çalıştıkça da kendi çirkinliğimizi fark edecek, böylece de kendi güzelliğimizin sarhoşu olmaktan vazgeçeceğiz. Çirkinliğimizi fark etmek bizi güzelleşmenin yollarını aramaya sevk edecek; sahiplik arzumuz sorumluluk ihmâline dönüşmeyecek. İçimiz ve dışımız arasındaki muazzam irtibat ve ahenge yeniden kavuşacağız. Nazarımızı “ortak güzelimiz” olan ülkemize çevirdikçe dışımızda olan biteni net görebilme kabiliyetimiz artacak. Onardığımız her değerimizle birlikte irfânımız dirilecek, izânımız şahlanacak, insafımız yeniden aramıza dönecek. Perde inen gözlerimizle sadece kendimizi değil zengin mâzimizi, istikbâlimizi, son bir umutla bize dikilen mazlum gözleri, bizim kim olduğumuzu hatırlamamız niyâzı ile göğe açılan elleri göreceğiz.

Kim neyi beklerse beklesin, neyi isterse istesin, kim hangi dertle kıvranırsa kıvransın bizim umudumuz, duamız, böylelikle ‘daha güzel, daha yaşanılır, daha eşit bir dünya’ inşa etmek olacak. Bu yüzden de onun hatırı, öbürünün sözü, diğerinin tehdidi, berikinin ırkı, filanın hayâli, falanın planı için değil; ülkemizin yarınları için “buradayız” diyeceğiz.

Aksi halde “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız” emrine kulak tıkayıp, imanın ilk adımının “sevgi” olduğundan bihaber, “doğru ve güzel olanı” aramak ve bulmaktan çok kendisini “haklı ve üstün” çıkarmaya çalışmak hiçbirimize “hiçbirşey” kazandırmayacak.

“Güzelin yarattığına çirkin muamele edilmez” safiyeti ile güzel ahlâkı kendisine mülk eyleyen gönlümüzle; “bir başkası yaşasın diye ölebilmenin” yaşamaktan güzel olduğunu fark edip; sözün belki de en ağırı olan “emrolunduğumuz gibi dosdoğru olarak”, bize dosdoğru olmayı emreden kitaba hakkıyla râm olarak, bu emre muhatap oluşuyla sakalları ağaran güzelin ardına tam bir teslimiyet ve sadakatle, gayret ve muhabbetle düşersek; evet, işte o zaman “herşey çok güzel olacak”

Müebbet muhabbetle…

 

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.