Demokratik Dönüşüm Konferansı: Yazar Burhan Sönmez’den Çölden gelen Kürd’ün hikâyesi

Demokratik Dönüşüm Konferansı: Yazar Burhan Sönmez’den Çölden gelen Kürd’ün hikâyesi
İstanbul’da düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyet'in Demokratik Dönüşümü Konferansı”, ikinci gününde aydınların, tarihçilerin ve siyaset bilimcilerin geniş kapsamlı oturumlarıyla devam etti. Açılış konuşmalarının ardından yapılan panellere, İngiltere’den canlı bağlantıyla katılan Uluslararası PEN Kulübü eski Başkanı, yazar Burhan Sönmez’in konuşması damga vurdu.

Cem Karaca Kültür Merkezi’nde iki gün boyunca devam edecek konferansın ilk oturumları, Cumhuriyet hikayesinin dışarıda bıraktığı kesimleri ve Kürt meselesinin tarihsel arka planını tüm çıplaklığıyla masaya yatırdı.

"Cumhuriyet çalınmış haklar üzerine kuruldu"

Konferansın açılışının ardından düzenlenen “Cumhuriyetin Kurucu Hikâyesi, İmkânlar ve Dışarıda Bırakılanlar” başlıklı oturumda konuşan Tarihçi Erdoğan Aydın, Cumhuriyet'in ilanı sürecinin "çalınmış haklar üzerinden" inşa edildiğini savundu.

Aynı oturumda söz alan araştırmacı Namık Kemal Dinç, Kürt meselesinin başlangıç ve kırılma noktasının doğrudan 1923 yılındaki kurucu parametrelere dayandığını aktarırken; Pakrat Estukyan ise Cumhuriyet tarihi boyunca Anadolu'nun kadim halklarına yönelik sistematik ve yoğun bir asimilasyon politikasının uygulandığını örnekleriyle dile getirdi.

Burhan Sönmez’in Konuşmasının Tam Metni

"Değerli arkadaşlar, merhaba! Dembaş!

Gönül isterdi ki bu önemli toplantıda, bugün orada, aranızda olabileyim. Maalesef İngiltere’deyim ve buradaki programım nedeniyle İstanbul’a gelme olanağı bulamadım.

Antik Yunan düşüncesinden beri dile getirilen ve felsefenin olduğu kadar edebiyatın da ilgi alanına giren bir söz var: “Kendini Bil”, eski Yunancasıyla gnōthi seauton. Siyaset genelde bunun karşı tarafına odaklanır ve “Rakibini bil, karşındakini tanı” stratejisine ağırlık verir. Kürtler açısından bu “kendini bilme” süreci, özgün koşulları ve tarihi gereği, farklı süreçlerden geçerek geldi bugüne.

Bundan altı yüz yıl önce yaşamış İranlı sufi şair Molla Cami’nin güzel bir eseri var, adı Salaman ve Absal. Bir aşk hikayesi. Genç bir prensin imkansız ve yasak aşkını anlatan bu eserin giriş bölümünde, kısa bir anekdot anlatılır: Çölden gelen Kürd’ün hikâyesi. “Kendini bil” meselesini burada şiirsel bir dile döker Molla Cami. İnsanın hayat karşısındaki tuhaf konumunu irdeler ve “Ben neyim?” diye sorduktan sonra, çölden şehre gelince şaşkınlığa düşen bir Kürd’ün örneğini verir. Hikaye şöyle, Molla Cami’nin şiirinin ham bir çevirisi bu:

“Ey Tanrım, benim içimdeki bu ben miyim, yoksa sen misin? Eğer bensem, bu asalet ve bilgelik nereden geliyor? Eğer bu sensen, bendeki bu acizlik neden? Ben kendimi, çölden gelen o Kürt gibi şaşkın hissediyorum.'

Kürdün biri çölünü terk edip şehre gider. Gürültü ve patırtıyla dolu, telaşlı insanlarla, sağdan sola, soldan sağa, bir o yana bir bu yana koşan insanlarla ve her yanda yaşam kaygısıyla dolu bir şehirle karşılaşır! Kürt, bu kargaşayı uzun süre izledikten sonra bir kenara çekilir ve yol yorgunluğuyla uyumaya niyetlenir. ‘Ama,’ der kendi kendine, ‘bütün bu kaosun, bu kalabalığın içinde ben uyanınca kendimi nasıl tanıyacağım?’ Bu yüzden, kendini tanımak için ayağına bir kabak bağlar ve uzanıp uykuya dalar.

O sırada muzip bir adam onu gizlice izlemektedir. Ona bir oyun oynamaya karar veren adam, usulca yaklaşır, uykudaki Kürd’ün ayak bileğinden kabağı çözer ve kendi ayağına bağlar, sonra o da yan tarafa uzanıp yatar. Sabahleyin uyanan Kürt, kendisini tanımayı sağlayacak işareti arar, ama diğer tarafa bakıp da o işareti başkasının ayak bileğinde görünce, yüksek sesle bağırır: ‘Hey, söyle bana,’ der, ‘sen kimsin, ben kimim? Eğer bu bensem, neden kabak senin ayağında? Eğer bu sensen, ben kendim kimim?’ ”

Bizim şairimiz Cegerxwîn de bu soruyu “Kî me ez?” (Kimim ben?) diyerek önce tekil sordu, sonra bu soru “Kîn e em?” (Kimiz biz?) haliyle çoğul hale geldi ve bugün eriştiğimiz noktada, Kürtler bu soruya artık tek, ortak bir cevap verebiliyor ve “Em, em in” (Biz, biziz) diyebiliyor.

Bu ortak kimlik ve ulus bilincine ulaşmak hiç kolay olmadı. Yüz yıldır, ayak bileğimizdeki kabağı alıp bize “Siz siz değilsiniz; siz Dağ Türküsünüz, Dağ Arabısınız, Dağ Persisiniz” diyen ideolojiler, yakılan köyler, dağılan aileler ve çekilen acıların sonunda varıldı buraya. Artık kendimizi bilmek için ayak bileğimizde kabak olmasına veya başka bir işarete gerek yok. Sosyalist teorinin söylediği, işçilerin “kendinde sınıf olma” halinden “kendi için sınıf olma” bilincine ulaşması gibi veya Simone de Beauvoir’ın ünlü ifadesinde “Kadın doğulmaz, ancak kadın olunabilir, yani bilinçle kadın olma gerçeğinin farkına varılabilir” demesi gibi, biz de ortak Kürt benliğine ulaşmanın mücadelesini verdik.

Ve Simurg’u bulmak üzere Kaf Dağı’na doğru uçan kuşların, en sonunda kendi birliklerinden bir Simurg yaratması gibi, şimdi Kürtler de Kaf Dağı yolculuğundan kendilerini var ederek dönüyor ve barış süreciyle, yeni bir döneme adım atıyor.

Barış söz konusu olduğunda, sadece barışın yetmeyeceğini, bunun özgürlükle, demokrasiyle örülmesi gerektiğini hayatımızda yaşayarak biliyoruz. Eğer barış süreci tamama ererse, iki başka sorun kalıyor önümüzde: Biri Kürt meselesinin çözümü, yani Kürtlerin kültürel ve siyasi haklarının tanınması; diğeri ise Türkiye’nin bir bütün olarak demokratikleşmesi. Bunların birbiriyle ilintili olduğunu biliyoruz, ama görüyoruz ki iktidar, yani devlet, bunları birbirinden ayırıyor ve barış sürecini demokrasi ve özgürlükle tamamlama anlayışından uzak duruyor. Buna şaşırmıyoruz elbet, tahmin edilebilir bir şey.

O zaman, şu somut gündemimizde önüme üç ayaklı bir program çıkıyor:

  1. Barışın kalıcı biçimde gerçekleşmesi.
  2. Kürt meselesinin çözülmesi.
  3. Bütün Türkiye’nin demokratik bir yapıya kavuşması.

Kürt meselesinin çözümü ve ülkenin demokratikleşmesi özellikle engelleniyor diye, barışın gerçekleşmesini önemsiz görmüyoruz. Barışın, onunla bağlantılı temel sorunların çözüldüğü anlamına değil, mücadelenin yeni bir zeminde, yani barışçıl temelde sürdürülmesi anlamına geldiğini biliyoruz.

Kürtçede “danûstandin” diye bir kelime var. Türkçedeki diyalog, müzakere veya alışverişin karşılığı olarak kullanılıyor. Danûstandin, iki kelimenin bir araya gelmesiyle oluşmuş: Dan vermek anlamına gelir, stan ise almak. Türkçedeki tam karşılığı “alış-veriş” olsa da, bu iki kelimenin sıralaması farklıdır. Türkçede önce alış, sonra veriş var iken; Kürtçede bunun tersidir, önce veriş sonra alış gelir. Bu dildeki anlayışa benzer biçimde, Kürtler tarih boyunca hep bir şeyler vermiş, sonra karşılığını almayı beklemiş; devlet ise alacağını alınca karşılığında bir şey verme derdine düşmemiş. Acaba diye düşünüyorum, biz Kürtler bu kelimemizi değiştirip, Türkçedeki gibi önce alışı sonra verişi vurgulasak, yani “danûstandin” kelimesini ters çevirip “stanûdanîn” mi desek?

Ama sonra bir yazar olarak, kelimelerin ruhundaki çoklu anlamı düşünüyor ve fikrimi değiştiriyorum. O zaman “danûstandin” kelimesinin, insan ilişkilerindeki güven duygusunu yücelttiğini; fedakarlık ve adanmışlık duygusunu beslediğini fark ediyorum. Bunu en iyi biçimde sevgi duygusunda anlayabiliriz. Birini sevdiğimizde, önce kendi kalbimizi veririz. Güven de böyledir; bir insan bir insana güvendiğini nezaketiyle gösterir. O zaman, Kürtçedeki bu kelimenin güzel olduğunu fark eder ve onu, bazı insanların veya devletlerin kötülüğüne feda etmememiz gerektiğini anlarım. Danûstandin, iyi bir barışın ve insanlar arasındaki güvenin ruhuna en uygun kelimedir.

Bu aralar —farklı vesilelerle— üzerine düşündüğüm bir başka kelime daha var: “Pencere”

Geçen ay, Slovenya’da altmış yazarın katıldığı “Barış Toplantısı”nda bu konu hakkında konuştum ve herkese, kendi dillerindeki pencere kelimesinin anlamını sordum. Mesela İngilizcedeki pencere kelimesi yani window, İskandinavların Viking köklerine dayanıyor ve “rüzgarın gözü” anlamına geliyor. Bizdeki “pencere” kelimesi Asya ve Avrupa’daki en yaygın kelimelerden biri, pek çok dilde kullanılıyor: Türkçe, Kürtçe, Farsça, Ermenice, Gürcüce, Sırpça, Hintçe... Bu böyle devam edip gidiyor. Kökü, tahminlere göre Sanskritçeye dayanan ve İrani diller aracılığıyla yayılan “pencere” kelimesinin her dildeki etimolojik anlamı farklı. Farsçada, Türkçede ve Osmanlıcada kafes anlamına geliyor. Pencere açıldığında, pencere önündeki parmaklık veya örgüleri kastediyor. Sanskritçedeki anlamı da öyleymiş.

Ama Kürtçede kullanılan “pencere” kelimesinin etimolojik anlamı farklıdır. Bizde, “beş-yol” veya “beşinci-yol” anlamına geliyor: pênc-rê. Bir pencere çizdiğimizde, dört yanı vardır; çizgiler ilerler, birleşerek bir kafes yaratır ve bizi bir kafes gibi içine alır. Bu dört çizginin tam ortasına baktığımızda ise, aslında beşinci yolu, Kürtlerin pênc-rê dediği imkanı görürüz. Orada yeni bir ufuk vardır bizim için.

Bugün, kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki bu ufuk barıştır, barışa açılan yoldur. Ve bugün, barış ihtimali bir belirsizlik süreci içinde eritilmeye, ötelenmeye çalışılırken, biz ısrarla bakışımızı o ufka dikiyoruz.

Gerçeğin ne olduğunu biliyoruz. İnsanları mutlu bir geleceğe götürecek ve herkese özgürlük ve eşitlik içinde yaşama imkanı verecek en sağlıklı yol, oradan geçer. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz. Bu, zorlu ve güzel bir yol; o yolda hepinize başarılar diliyorum."

"Kürt sorunu ancak hukuktan vazgeçmemiş bir Cumhuriyetle çözülür"

Konferansın öğleden sonraki bölümünde gerçekleştirilen “Kürt Meselesi: Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı üçüncü oturumun moderatörlüğünü Prof. Dr. Doğu Ergil üstlendi. Oturumda Ali Bayramoğlu, Abbas Vali, Prof. Dr. Mesut Yeğen ve Veysi Aktaş söz aldı.

Bayramoğlu: Kürtler bölgenin kurucu unsurudur

“Kürt Sorunu, Yeni Devir, Yeni Dengeler” başlıklı sunumunda Kürt meselesinin Ortadoğu’nun geleceği açısından kurucu bir rol oynadığını belirten gazeteci-yazar Ali Bayramoğlu, bölgede tekçi yapılarla yol alınamayacağını ifade etti:

"Gelecek dediğimizde tüm Ortadoğu’yu anlatıyoruz. Kürtler bulundukları coğrafyalarda sadece bir toplumsal grup değil, aynı zamanda o ülkelerin kurucu unsurlarıdır. Kürt hareketinin silahın ötesinde sosyal, kültürel hakları geliştirerek bulundukları her ülkede yasal siyaset yapması elzemdir. İmralı da şu an tam olarak bu stratejiyi izliyor ve bu önümüzdeki yüzyıl için çok önemli."

Yeğen: "Valileri ve yerel yöneticileri halk seçmeli"

“Hakiki Bir Çözüm İçin: Herkesin Cumhuriyeti, Herkese Demokrasi” başlıklı sunumunda somut idari çözüm önerileri getiren sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen ise Cumhuriyet'in acilen tekçilik fikrinden uzaklaşması gerektiğini söyledi:

"Bizim herkes için bir demokrasiye ihtiyacımız var. Hukuktan ve demokrasiden vazgeçmemiş bir cumhuriyetle ancak Kürt sorunu çözülebilir. Çözüm, hakların doğrudan yurttaşa tanınmasından ve yerindenlik siyasetinden geçiyor. Bu kapsamda valilikler dahil tüm yerel yöneticiler atanarak değil, halk tarafından seçilerek göreve gelmelidir. Türkiye, diğer parçalardaki Kürtlerin özgürlük taleplerini beka tehdidi olarak görmekten vazgeçmelidir."

Kaynak:HABER MERKEZİ

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.