Putları Yıkan Ateş: Nazım Hikmet’in estetik kavgaları ve Kürt meselesindeki büyük dönüşümü
Kamusal hafızada genellikle "halkın ve işçi sınıfının şairi" olarak kodlanan Nazım Hikmet’in kökenleri, aslında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devrolan en seçkin aristokrat geleneğe dayanıyor. İstanbul’da bugün hala ayakta olan Nazım Paşa Yalısı’nda büyüyen şair; ressam bir anne (Celile Hanım), Mevlevi şairi bir büyükbaba ve Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının en önemli figürlerinden, Mustafa Kemal Atatürk’ün sıra arkadaşı General Ali Fuat Cebesoy gibi bir öz dayıya sahipti.
Araştırmacı Mehmet Aslan, Zerdeşt TV’deki programda Nazım Hikmet’in bu çok kimlikli yapısını şu sözlerle tanımlıyor:
"Nazım; her şeyin ötesinde şairdir, entelektüeldir, aydındır ama aynı zamanda aşıktır, hırslıdır, elit bir burjuvadır, aristokrattır. Türkiye’ye dair neyi tanımlarsak tanımlayalım, hepsini onun bünyesinde birleştirebiliriz. Ancak bu özellikler ona çok sert geri dönüşler de getirmiştir."
"Putları Yıkıyoruz": Edebiyatın sırtındaki kamburlar
Nazım Hikmet’i henüz 19-20 yaşlarındayken Türkiye’nin entelektüel gündeminin merkezine oturtan olay, dönemin en saygın edebiyat dergilerinden biri olan Resimli Ay’da başlattığı "Putları Yıkıyoruz" yazı dizisi oldu. Sabiha ve Zekeriya Sertel’in çıkardığı bu dergide gencecik bir şair olarak Nazım, divan geleneğine, hece veznine ve eski şiirin ağdalı üslubuna kelimenin tam anlamıyla "cepheden bir savaş" açtı.
İlk hedef, dönemin el üstünde tutulan, "Şair-i Azam" (En Büyük Şair) unvanlı ismi Abdülhak Hamit Tarhan’dı. Nazım Hikmet, Tarhan’ın melankoliyi ve ölümü yücelten, sanatı toplumdan koparan idealist yaklaşımına acımasızca saldırdı ve ona yazılarında doğrudan "eski rejimin estetik kamburu" dedi.
Mehmet Hasta, Nazım’ın bu "eyvallahsız" ve agresif kalemi için "Kalemiyle karşısındakileri kurşuna dizen bir adamdı" ifadesini kullanıyor [16:49]:
"Nazım, adeta elinde bir örsle dolaşıyor ve herkesi o örste dövüyordu. Bakıyordu, eğer standartlara (sosyalizm, mücadele, halkın yanı) uygun değilse çizip atıyordu. Bu ateş gibi olma hali, devlet için de her zaman büyük bir sorun oldu; çünkü Nazım’ı ehlileştirmek imkansızdı."
Salkım Söğüt ve "Kardeşten Öte" bir kopuş
Şairin Moskova’ya yasa dışı yollarla kaçtığı 1921 yılından itibaren şiir tarzı kökten değişti. Arbat Sokak’ta bizzat izlediği fütürist şair Vladimir Mayakovski’nin basamaklı dize yapısını, ritmini ve coşkusunu Türk şiirine uyarladı.
Bu dönemin en tartışmalı eserlerinden biri, 1928 yılında yayımlanan ve edebiyat dünyasını sallayan Salkım Söğüt şiiridir. Şiir, Sovyetler’deki Kızıl Ordu-Beyaz Ordu savaşına ya da 1927 yılındaki büyük Türkiye Komünist Partisi (TKP) tevkifatına bir gönderme olarak okunsa da, Hasta’ya göre bu şiirdeki en derin sitem, Nazım’ın et ve tırnak gibi olduğu en yakın yoldaşı Vala Nurettin’e (Va-Nu) aittir. Vala’nın daha liberal ve kamusal bir çizgiye kayması, Nazım’ın kalbinde derin bir kırılma yaratmış ve şair, yoldaşının bu kopuşunu şiirsel bir hesaplaşmaya dönüştürmüştür.
Cezaevini atölyeye çevirmek: Güneş, yorgunluk ve telaş
Devletin gözünde "kontrol edilemez bir tehdit" haline gelen Nazım Hikmet için kırılma anı 1938 yılında yaşandı. General olan dayısı Ali Fuat Cebesoy’un koruyucu perdesinin, dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın kurduğu bürokratik barajlar nedeniyle kalkmasıyla birlikte şair sarsıcı bir yargılama sürecine itildi. Bahriyeli öğrencileri isyana teşvik suçlamasıyla toplamda 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Ancak bu 13 yıllık cezaevi süreci, Türk edebiyatının en büyük anıt metinlerinin doğmasına vesile oldu. Nazım, cezaevini adeta bir okula, insan manzaralarını kaydettiği bir film stüdyosuna dönüştürdü:
"Haydarpaşa garında / 1941 baharında / merdivenlerin üzerinde / güneş, yorgunluk ve telaş..."
Dizeleriyle başlayan Memleketimden İnsan Manzaraları, şairin omuzunda görünmez bir kamerayla cezaevindeki mahkumların, köylülerin ve elitlerin röntgenini çektiği devasa bir sosyolojik panora halini aldı. Aynı yıllarda yazdığı Kuvayı Milliye Destanı’nda ise ezberleri bozarak halkı kutsallaştırmadı; halkın korkaklığını da, cesaretini de, cahilliğini de, bilgeliğini de olduğu gibi, sansürsüzce aktardı.
TKP dogmasından Kamiran Bedirhan’a: Kürt meselesindeki büyük dönüşüm
Nazım Hikmet portresinin en az konuşulan ve en çok eleştiriye açık yönlerinden biri, hayatının ilk yarısında Kürt meselesine karşı takındığı mesafeli ve kör tutumdur. Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki Şeyh Said, Ağrı ve Dersim isyanlarına, üyesi olduğu TKP’nin ideolojik şablonlarıyla bakan Nazım; bu hareketleri uzun süre "feodalizmin ve gericiliğin başkaldırısı" olarak değerlendirdi.
Ancak şairin yurt dışına kaçışının ardından, Avrupa entelektüel çevrelerinde yaşanan karşılaşmalar bu katı ideolojik çerçeveyi darmadağın etti. Bu dönüşümdeki en başat aktör, 7-8 dili akademik düzeyde konuşabilen Kürt entelektüeli ve diplomat Kamiran Bedirhan oldu .
Mehmet Hasta, iki ismin Paris ve Prag eksenindeki derin entelektüel tartışmalarının Nazım’da muazzam bir zihniyet kırılması yarattığını belirtiyor:
"Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın cezaevindeki ideolojik etkisinden sonra, dış dünyada Kamiran Bedirhan şairin Kürt meselesine bakışını tamamen dönüştürdü. Bugün siyasi literatürde sıkça kullanılan, 'Kürt halkı özgür olmadan, Türk halkı da özgür olamaz' sözü, sanılanın aksine doğrudan Nazım Hikmet’in Kamiran Bedirhan’a yazdığı bir mektupta bizzat kurduğu tarihi bir cümledir.
"Sonuç: Sevilmesi zor, vazgeçilmesi imkansız bir deha
Mehmet Hasta’nın çalışması, Nazım Hikmet’i pembe bir romantizmle sarmalamak yerine, onun "evlat olsa sevilmeyecek" kadar sert, merhametsiz ve dogmalardan uzak karakterini ön plana çıkarıyor. Ancak tüm bu köşeli yapısına rağmen Nazım Hikmet, dünya şiir mirasında Shakespeare, Neruda ve Baudelaire ile aynı dar ve seçkin halkada, ilk beş şair arasında anılmayı hak eden; hızıyla düştüğü yeri yakan ama Türk edebiyatına kalıcı bir yön tayin eden en büyük figür olmaya devam ediyor.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.