Nurullah Ergün yazdı | Taşın Sabrı, İlimle Buluşan Hafıza: Zinciriye

Nurullah Ergün  yazdı | Taşın Sabrı, İlimle Buluşan Hafıza: Zinciriye
Bazalt taşın soğukluğuna bakıp da yanılmamalı insan. Diyarbakır’ın o kapkara, vakur taşları aslında soğuk değildir; asırların biriktirdiği duaları, ilim meclislerinde edilen kelamları ve insan kokusunu bağrında saklayan sıcak birer hafızadır. Sur’un dar sokaklarında yürürken, Ulu Camii’nin batı gölgesine sığınmış bir yapı adeta zamana meydan okur. Adı Zinciriye Medresesi...

Kimi kaynaklara göre Artuklu hükümdarı II. Kutbuddin Muzaffer Sökmen’in, kimilerine göre ise Eyyûbî Sultanı Melik Salih Necmeddin’in bu kadim şehre bıraktığı bir imza. Mimar Ebu Dirhem’in parmak uçlarında şekillenen bu taş abide, Diyarbakır’ın sadece surlardan değil, ilimden ve hikmetten inşa edildiğinin en canlı şahididir.

Bir mekânı "mekân" yapan sadece taşının niteliği ya da mimarisinin heybeti değildir; içerisinde çınlayan insandır, fikirdir, talebenin rahle başındaki heyecanıdır. Zinciriye Medresesi, yüzyıllar boyunca Diyarbakır’ın ilk üniversitesi olarak hizmet verirken sadece dini ilimlerin değil, fenni ilimlerin de kalbinin attığı bir ilim ocağıydı.

Ne var ki imparatorluğun son günleri, ardından I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki fırtınalar, bu tarihi yapıyı da yalnızlığa sürükledi. Taş duvarlar sessizliğe büründü; bina bir dönem müze oldu, bir dönem atıl kaldı... Tıpkı hafızasını kaybetmeye yüz tutan bir insan gibi, fonksiyonunu ve ruhunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Taşın ihya edilişi, ruhun dirilişi

Görüyoruz ki tarih, sabırla bekleyenleri asla yarı yolda bırakmıyor. Hayrat Vakfı’nın üstlendiği restorasyon ve ihya çalışmalarıyla Zinciriye Medresesi, uzun süren sessizliğini bozarak yeniden aslına, yani insanına döndü.

Bugün medresenin çapraz tonozlu girişinden içeri adım attığınızda sizi karşılayan şey, sadece restore edilmiş taşlar değil. Revaklar arasında çınlayan Kur'an sesleri, Osmanlıca derslerinde ecdadın alfabesini çözmeye çalışan gençlerin heyecanı ve yabancı dil öğrenen kursiyerlerin sesleri...

Medrese yetkilisi Baver Doğmuş’un da belirttiği gibi, 15-16 farklı alanda sunulan ve tamamen ücretsiz olan bu eğitimler, aslında bir binanın restorasyonundan çok daha fazlasına işaret ediyor: Bir neslin kendi ecdadıyla ve mirasıyla yeniden köprü kurmasına...

Özellikle Osmanlıca üzerine kurulan o cümle oldukça anlamlı. Sur içinde başımızı ne tarafa çevirsek karşımıza çıkan o taş kitabeler, biz okuyamadığımız sürece sadece birer "süs" olarak kalıyordu. Şimdi ise bu medresenin taş odalarında, geçmişin tapu senetleri hükmündeki o kitabeleri okuyabilen bir gençlik yetişiyor. Yıkılan köprüler, ders rahlelerinin başında yeniden inşa ediliyor.

Anlatılmaz, Yaşanır...

Medreseyi kendine ikinci bir ev olarak gören gönüllülerin heyecanında da aynı duyguyu görmek mümkün. Emekli Musa Amca’nın "Geliyoruz, feyz alıyoruz, öğrenip öğretiyoruz" deyişindeki samimiyet ile Osman Bey’in "Zinciriye anlatılmaz, yaşanır" ifadesi, bu tarihi mekânın sadece bir eğitim binası değil, manevi bir sığınak hâline geldiğini gösteriyor.

Diyarbakır, surlarının arasında kaybolan mirasını tek tek gün yüzüne çıkarırken; Zinciriye Medresesi bize bir hakikati fısıldıyor: Taş sabreder, bilgi yaşatır, tarih ise devam eder.

Ulu Camii’nin gölgesinde 800 yıldır duran bu ilim yuvasının kapısını çalmak, aslında kendi geçmişimizin ve geleceğimizin kapısını çalmaktır. Kadim şehrin yaşayan hafızasına tanıklık etmek isteyen herkese bu taş odaların kapısı da, gönlü de sonuna kadar açık.

Kaynak:NURULLAH ERGÜN

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.