Şakir Diclehan Yazdı: Makam Çiçeği ve Sezai Karakoç

Çiçekler, doğanın en güzel eserlerinden biridir. Yüzyıllar boyunca çiçek çeşitleri, dünyada hemen hemen tüm medeniyetler tarafından güzelliğin nesneleri...

Çiçekler, doğanın en güzel eserlerinden biridir. Yüzyıllar boyunca çiçek çeşitleri, dünyada hemen hemen tüm medeniyetler tarafından güzelliğin nesneleri olarak kabul edilmiş ve bu bitkiye oldukça fazla değer verilmiştir.

Şairlerin dizelerinin her birinde ya da şiirlerinde gerçek ifadesini bulan gül ve çiçek, kış mevsiminde gribin ya da yaz nezlesinin tedavisinde nasıl ki antibiyotik kullanılıyorsa, âşıklar da aşklarının derin ifadesi için çiçeklere ihtiyaç duyduklarını görmekteyiz.

Ünlü Endülüslü şair İbn-i Hazm, sevgi ve sevenlere dair Güvercin Gerdanlığı isimli eserinde aşığın duasına yer vererek şöyle kalem oynatır: “Allah, bize nilüfer tomurcuklarının açılışı gibi geçmiş günlerimizi ve gecelerimizi bağışıyla doldursun!

Gerçekten bu çiçeğin yaprakları, güzellik ve parlaklık açısından o günleri çok andırıyor. Ortası ise, ömrü kısaltan gecelere benziyor.

Sevinçli ve kederli anlarımızda neşelendik, biz farkına varmadan gelip geçen o güzelim günlerle…

Fakat bu güzel günlerin ardından öyle günler geldi ki, sanki peşinde ihanet sürükleyen o güzel vaatlerle süslü saatleri andırıyordu.”

İnsan, hayatta hiçbir zaman umutsuzluğa düşmemeli… Fakat bu umut, politikacının halkından habersiz yaşadığı bir hayat, makam ve mevkiin sarhoşu bir edayla umudu tavsiye etmesi gibi değil…

Şairin vaat ettiği o umut: “ Ey ruhum! Sakın umutsuzluğa düşme. Umulur ki, o güzel günler, tersleyen değil, hoş karşılayan, güler yüzle yine gelecektir." Öyle bir umut ki, Ortadoğu insanının gelip saplandığı ölü noktaya İskender’in kılıcını indiren, çıkmazda dört yol ağzı, kuru kayada pınar, toprakta zemzem tespit eden kurucu… Ateşin içinde güller bahçesi içinde kendisini bulan kurtarıcı… Böyle bir umudu gib...

Doğada kanaviçe gibi işlenen bu güzel ve alımlı çiçekler arasında, klasik güller, canlı kırmızı renkte gelincikler, ayçiçekleri, nergisler, şakayıklar, irisler ve zarif daha birçok farklı çiçek türleri.  Kırmızı, mor, parlak pembe, turuncu ve yeşil gibi canlı renklerden açık pastel tonlara doğru uzanan bir renk skalası… Fakat bunlar içinde bir çiçek vardır ki Sezai Karakoç’un nazarında ayrı bir özelliğe ve güzelliğe sahiptir. Ergani’de Zülküfül makamının yer aldığı dağda yetişen MAKAM ÇİÇEĞİ… Şimdi sözü Karakoç’a bırakalım: "Mahallede kışın, bir gece şu evde, bir başka gece şu evde, erkekler otururlar, sohbet ederlerdi. Babam beni de götürürdü toplantılara. Benden başkaca çocuk olmazdı. Savaştan, eski hatıralardan konuşulurdu. Biri, bir deri parçasında Hz. Ali’nin gelecek zamanlar için yazdığı rumuzların bulunduğundan bahsetmişti. Bir diğeri, Şeyh Said'in yanına, beyi tarafından soylu bir atı çalmaya gönderildiğini anlatmıştı. Bir gece, Müslüman olmuş birini davet etmişlerdi. Bazı geceler savaş dolayısıyla karartma yapılırdı.

Seyrek olarak mevlitler de olurdu. Mevlitlerde, bir iki kişi vardı ki, kendini tutamaz, coşar, zikir ede ede bayılırdı. Bu, Ergani dilinde “Hay düşmek” ti. (Hay) ismini zikir ede ede kendinden geçmeye bu isim verilirdi.

Bir kere de baharda Zülküfül Dağı’na çıktık. Mevlut okundu. Baharda yalnız o dağa mahsus olmak üzere erguvani renkte bir çiçek açar (Acaba Ergani ismi buradan mı geliyor diye de düşünülebilir).

Halk buna makam çiçeği derdi. Zülküfül Peygamberin bu dağda kâfirlerle savaşıp şehit düştüğüne ve bu çiçeğin onun kanından göğerdiğine inanılırdı. Kayaların üzerinde nal izi biçiminde çukurlar vardı. Bunların da Hz. Ali buraya geldiğinde atının bu taşlara gömülen ayak izleri olduğu ileri sürülürdü.

Zulküfül Dağı’nın hemen arkasında bir dağ daha vardı ki onun da ismi Ali Dağı idi. Orda dümdüz bir kaya vardı, oradan çevrenin manzarası seyredilebilirdi. Hz. Ali’nin o kayaya yaslanarak oturduğu, o yüzden kayanın dümdüz hale geldiği söylenirdi. Çocukların yaşantısında bu türlü menkıbeler yer alırdı. Oyunda Hz. Ali olmayı paylaşamazdık Her birimiz Hz. Ali olmak isterdik.

Bu satırlarda, Karakoç’un çocukluk günlerine ait anılar kelime kalıplarına dökülmüştür. Hayatın ilerleyen zamanlarında derdi ve tasası olan bir şair olarak Karakoç, şiirde çiçeğe farklı bir misyon yükleyecek ve onu değişik bir şekilde kullanacaktır:

“Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum

Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın

Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum”

Not: Makam çiçeği fotoğrafını bana göndermek lütuf ve zahmetinde bulunan, aynı zamanda Karakoç’un hemşerisi olmakla övünen Diyarbakır’ın İl Kültür Müdürü sayın Cemil Alp Beyefendiye sonsuz teşekkür ve muhabbet duygularımla…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri