Şakir Diclehan yazdı; Ortadoğu ve Latin Amerika ülkelerinin işgali

Şakir Diclehan yazdı; Ortadoğu ve Latin Amerika ülkelerinin işgali

Ortadoğu ve Latin Amerika ülkeleri, eskiden ihtilallerin gerçekleştiği bir coğrafyaydı. Ortadoğu, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde ihtilal, günlük politikada, en realist bir düşünce ile hesaba katılması gerekli, normal ve adeta gündelik siyasi bir eylem haline gelmişti.

Her hareketten sonra insanlar, adeta bir ölüler sergisi haline geliyorlardı. Korkuyor, umutlarını yitiriyor, hatta sinirler sağlamsa gülünecek bir defile sonu gibi oluyorlardı adeta. Sanki artık insanlığın sonu gelmiştir. Ama ihtilalin en ummadığımız bir yerinde bir başka ihtilal gerçekleşiyor ve insanlar buna alışıyorlardı.

Bir el kalkıyor, sonra bir baş doğruluyor, sonra o ihtilalin başı olan adam, ne olup ne bittiğini bilinçli bir şekilde düşünmeye başlıyordu, O kişi veya konsey, ihtilali idare ediyor ve başa geçiyordu. Ortadoğu ülkelerinde ve özellikle eski dönemlerde Suriye’de bu ihtilallerle ilgili birçok anekdot anlatılır: İki kişi karşılaştılar mı, selamdan sonra bazen de selamdan bile önce halk birbiriyle aşağı yukarı şöyle konuşuyorlarmış:

--Ne haberler var?

--Ne haberi? Canım, yeni bir ihtilal falan...

--Yok, canım sanmam.

--Öyle deme, duyduğuma göre yine yeni hazırlıklar varmış...

Suriye için, anlatılan bu hikâyeler, oldukça ilginç ve düşündürücü nitelikteydi: Şam'da bir yandan silahlar patlarken, öte yanda halk, sanki hiçbir şey olmamış gibi alışverişine devam ediyor ve gündelik hayat devam edip gidiyordu. Bir ara bir bakkal müşterisine sormuş:

--(Eliyle işaret ederek) orada neler oluyor?

--Allah kahretsin yine ihtilal yapıyorlar. Sen iki kilo üzüm ver.

İşte o günlerin sohbetlerinden ve günlük hayatından yapılan bazı konuşmalar. Eskiden ihtilalin olduğunu söylemek bile suç ve ancak kulaktan kulağa fısıldamak mümkünken, daha sonraki zamanlarda ihtilal açık açık konuşulur hale gelir, hatta insanlar onu konuşmaktan hoşlanır hale gelirler. Adeta ihtilal biraz gecikse, arpasını almaya alışkın atlar gibi huysuzlaşırlarmış. Bir ihtilal olmadı mı sıkılmaya başlıyorlar. İhtilale karşı olanlar bile ondan gizli gizli hoşlanır hale gelirler. İhtilal, kirli bir aşk, uygunsuz bir şehvet gibi insanları sarıyor, ihtilalden bahsederken, yüzlerinde karanlık bir hovardalık gecesinin belirtileri oluşuyordu. Devam Edecek

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra zaten Ortadoğu bölgeside durmaksızın kavga, küçük savaşlar, çatışmalar, ihtilaller, devrimler, yeni denemeler, kısacası çok hızlı değişmeler meydana gelmeye başlamış ve halk kaos ortamında yaşamaya alışmış hale gelmişti. Ortadoğu denilen bu bölgede bir türlü sükûnet sağlanamaz, bir düzen üzerinde hiç olmazsa bir ya da iki nesillik deneme vakti geçmesine imkân verilemezdi. Yapılan bir iş daha tam uygulanıp bitmeden ve kökleşmeden çok kere daha sıvaları bile kurumadan birden yeni bir hareketle sarsılır, hiçbir zaman köklü ve sürekli bir düzen üzerinde çalışılamaz ve öyle bir noktaya varılamazdı.

Ortadoğu’da bir zamanlar görülen o eski manzaralar, daha sonra değişirse de, onun yerine başa gelenlerin bir daha gitmeyeceği bir diktatörlük dönemi başlar, hem Ortadoğu’da ve hem de Latin Amerika ülkelerinde.

Arap nasyonal sosyalizmi Saddam, Esad, Kaddafi ve Nasır gibi diktatörleri üretir. Latin nasyonal Sosyalizm ve gerilla hareketi ise, Chavez ve Maduro gibi diktatörleri… Devrim, anti-emperyalizm, ulusalcı ve halkçı söylemler, kitap sayfaları arasında güzel bir ütopyadan ibaret kalır.

Ortadoğu artık birçok parçaya bölünmüş, ulus devletler, ne ABD ne de İsrail karşısında egemenliklerini sürdüremez bir hale gelirler. Mevcut halleriyle direnemez ya da direnişleri bir fayda sağlayamaz ve iktidarlarını sürdürmeye yetmez olurlar. Bundan dolayı içe kapalı, ulusalcı ve dünyaya sırtını dönmüş bir “geriye dönüş” siyasetleri de çözüm olamaz.

Eleştirmenler, Latin Amerika’daki otoriter eğilimlerin, ekonomik çöküş ve insan hakları ihlallerinin, çekilmez bir noktaya ulaştığını ileri sürerler. 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde Venezuela, derin ekonomik eşitsizlikler, yolsuzluklar, siyasi istikrarsızlık ve sosyal hizmet eksiklikler gibi pek çok sorunla karşı karşıya kalır. Nüfusunun büyük bir kısmı yoksulluk içinde yaşarken, elitler, ülkenin petrol kaynaklarından kendilerine fayda sağlayacak, rahat ve çıkarlarını temin edecek yöntemleri bulup öne çıkarmayı başaran bir tutum içinde olmaları ayrı bir sorun haline gelir. Bu şartlar, toplumsal memnuniyetsizliğin ve değişim arzusunun adeta katalizörü haline gelir.

Özgürlüklerin kısıtlanması, medyanın tek adama bağlı sadakati ve itaati, siyasal çoğulculuğun rafa kaldırılması ve partilerin işlemez hale gelmesi ve işlevsizleştirilmeleri… Elbette yolsuzluklar ve yoksulluklar… Hiper-enflasyonun ortaya çıkışı...

Dünyada petrol rezervlerinde birinci sırada iken derin ekonomik bunalımlar yaşanması… Tüm bu durumlar sonucu, devrimin soğumasına ve anlamsız hale gelmesine, katılaşmasına, hatta bir ejderhaya dönüşmesine neden olur...

Maduro, bir subay değildi kuşkusuz. Ama onu, darbeci gelenekten gelen ve Bolivarcı devrimi savunan bir subay, kendi yerine atamıştı. Bolivarcı devrim, 20. yüzyılın sonlarında Venezuela'da ortaya çıkan ve hala o zengin kaynaklara sahip ülkenin ve halkının üzerinde etkili olan bir siyasi ve sosyal hareketti. Simon Bolivar'ın fikirlerine dayanan bu hareket, toplumu dönüştürmeyi amaçlayarak Venezuela ve Latin Amerika'nın tarihi açısından önemli bir dönüm noktası haline gelmesini planlamıştı. Ama teori ile pratik farklıydı. Düşünülenler, asla uygulama alanını bulamadı ve pratik hayata aktarılamadı.

Maduro, üniversite bile okumamıştı. Sol sendikalarda çalışmış ve o kültürle yetişmiş biriydi. Şoförlük yapmıştı. Ama yine de zaman zaman Saddam gibi askeri kıyafet ile bir komutan edasına bürünmeyi bir marifet sayıyordu.

Tarihi akış içinde ABD emperyalizmi, sahneye II. Dünya Savaşı sonrasında çıkmış, özellikle Ortadoğu’da güçlü bir emperyalist yapı oluşturmaya yönelmişti. Bir de Latin Amerikan coğrafyasında. Ortadoğu’da, İsrail’in güvenliği ve petrolü denetlemek en büyük amaçları arasında yer alıyordu. Latin Amerika ülkeleri de aklının bir köşesinde duruyor ve halkın memnuniyetsizliğinin artmasını bekliyordu. İktidardaki diktatörler, ABD’nin bu duruma müdahale ederek el koymaya fazlasıyla bir zemin ve ortam hazırlamıştı.

Bugün geniş coğrafyası, iki milyarı bulan nüfusu ve zengin petrol ve doğal gaz yataklarına rağmen, Müslümanlar bölük pörçük birçok siyasal yapı halinde yaşıyor, bu haliyle Batı emperyalizmine oldukça fazla açık olduklarını gösteriyorlar. Zenginlikleri talan ediliyor, siyasal yapılarına müdahale ediliyor ve hükümetler meşruiyetlerini Batı egemenler düzeniyle iyi geçinmede görüyorlar. İkinci Dünya savaşı sonrasında askeri darbe düzenleri ve kabile monarşilerine dayalı devletlerin ortaya çıkması, İslam dünyası için bir yıkım olmuş ve adeta sonun başlangıcı olmuştur.

Vahşi emperyalizmin müdahalesi için hem Latin Amerika ve hem de Ortadoğu’da çok rahat bir ortam hazırlamış ve direnç göstermeyen halkların bu durumu işi kolay hale getirmiş, çılgın ve ne yapacağı bilinmeyen bir kişinin rahat hareket etmesine zemin hazırlamıştı. Tam da istenilen ve arzulanan buydu…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri