Değerli şair Sezai Karakoç’un yazdığı ve dillere destan olan “Monna Rosa” şirinin hep Birinci Bölümü konuşulur ve kimse ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerine bakmaz. Geliniz bugün Karakoç üstadın 'Monna Rosa’ şiirinin üçünce bölümüyle edebi ve tatlı bir yolculuğa çıkalım ve şiirin bu bölümüne bir göz atalım.
Sezai Karakoç'un "Mona Rosa" şiiri, edebiyatımızın en çok okunan, ezberlenen ve üzerine en çok konuşulan aşk şiirlerinden biridir. Ancak bu şiiri, yalnızca bir aşk şiiri olarak okumak, onun derinliğini eksik bırakır. İçinde aşk, yalnızlık, metafizik arayış, estetik, umut ve ulaşılmazlık iç içe geçmiştir.
Sezai Karakoç (1933–2021), İkinci Yeni hareketiyle anılan; ancak kendi şiir anlayışını oluşturan büyük bir şair, düşünür ve yazardır. Şiirlerinde bireysel duygularla maneviyatı, medeniyet fikrini ve insanın hakikat arayışını bir araya getirir.
Sezai Karakoç, kendi şiirinde aşkı, yalnızca iki insan arasındaki bir duygu olarak değil, insanın güzelliğe, hakikate ve sonsuzluğa duyduğu özlemin sembolü olarak ele alan büyük bir şairdir. Mona Rosa da, bu anlayışın en güçlü örneklerinden biridir. Şiirin temel teması karşılıksız ve ulaşılmaz aşktır. Ancak bunun yanında şiirde şu temalar da bulunur: Özlem, ayrılık, yalnızlık, saf sevgi, sabır, Umut, güzelliğin kutsallığı.
Monna Rosa, yalnızca karşılıksız bir sevdanın hikâyesi değildir. O, insanın güzelliğe duyduğu özlemin, sabrın, inceliğin ve kalpte taşınan sessiz sevginin şiiridir. Sezai Karakoç, bu eserinde aşkı sıradan bir duygu olmaktan çıkarıp estetik ve manevi bir tecrübeye dönüştürmüştür. Bu yönüyle 'Monna Rosa', edebiyatımızın en unutulmaz şiirlerinden biri olmayı hak ettim ve bu şöhretini sürdürmektedir.
Monna Rosa’nın Üçüncü Bölümü, sevgilinin pişmanlık duygularını dile getiren, düşünce, hayal ve renklerin değerleri, açık bir şekilde tersine çevrilir. Anlatıcı durumunda olan sevgili günah kadar beyazdır. Onu seven ise tövbe kadar kara. Bu sıra dışı benzetme, Karakoç’un edebi klişelere karşı çıkma eylemi olarak değerlendirilebilir. Gülce’yle özdeşleştirilen bu kızın (sevgilinin) yüreğini Karadağ’ın sert rüzgârı doldurmuştur
“Bir saman çöpüne tutunmuş kızların
Eteğini ben çektim
Neyleyim göğsümü Karaca Dağın sert rüzgârı doldurmuş
Annemden ilk sütü Gülce’de içtim.
Ankara’ya Çataldağ’a bir zindandan gün vurmuş
Az kalsın yerine ben ölecektim
Bir saman çöpüne tutunmuş kızların”
Şeklinde dile getirdiği ve kelime kalıplarına döktüğü dizeler, oldukça anlam ifade eden ve şairin duygularını yansıtmaya aracı olan güzellikleri yansıtmaktadır. “Pişmanlık ve Çileler” bölümünde şiir, sevilen kızın ağzından yazılmıştır. Karakoç, “Âşık” ve “Maşuk” yani “Seven” ile “Sevilen”, “Beyaz” ve “Kara” imgeleriyle ifade etmiştir sevgililerin durumunu.
Kızın teni yani cismani varlığı beyazdır ama ruhen günahkârdır ve karadır. Onun beyazlığı aldatıcıdır. Asıl beyaz olan âşıktır. O görünüşte karadır belki ama masumdur, tövbekârdır, temizdir, günahsızdır.
“Bir tüfeğin burnu havadadır
Ateş almak üzeredir mermisiz
Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım
Siz beni ne anlarsınız siz!
Bir tüfek ateş almak üzeredir mermisiz”
Tüfek, mermi, hançer, kurşun gibi sözcükler, Karakoç’un şiirinde başka bir güzelliğe bürünerek okuyucunun zihninde bir sübjektif etki bıraksa da bu durum, “güzel, olağanüstü” gibi genel ve duygusal kelimelerle ifade edilebilmiştir daima. Bizim buraya aldığımız dizeler, şiirden bir parçadır. Şiirin etkisi ancak bir bütün halinde ele alındığı zaman hissedilebilir. Çünkü hiçbir yarım tahlil, şiirin bir bütün olarak uyandırdığı etkinin yerine geçemez.
“Pişmanlık ve Çileler”de sevgilinin tasviri, Klasik Edebiyatı hatırlatır insana zaman zaman. Bu bölüm, çok güzel ve ilginç ifadelerle sonlandırılmıştır.
"Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar
Hatıralarımı birer birer yakacağım.
Entarimi parça parça edip
Zehirli kirpilere bırakacağım
Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp
Göğsüme siyah bir gül takacağım.
Batan güne doğru kurşunlar sıkıp
Kendimi boşluğa bırakacağım."
Şiirin bu bölümün sonunda, artık sevgilinin pişmanlığı gözle görülür bir hal alır ve onun dilinden peş peşe dizeler dökülür. Adeta bir veda türküsü gibi söylenmiş olan dizeler, Monna Rosa’deki seçilmiş ve işaret edilmiş olan birinin aczini, pişmanlığını ve dönüşü mümkün olmayan bir durumda olduğunu dile getirilen en duygulu sözlerle süslenir. Kızın durup durup tekrar ettiği iki dize, şiirin en can alıcı dizeleridir:
"Benim gözüm yeşildir, ah, onun gözleri kara
Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara"
Sezai Karakoç’un ruhunda kaynayan sevgi ve aşk, onun eser vücuda getirme ve yeniliklere kucak açma yeteneği üzerinde büyük etkisi, hem de çok büyük bir etkisi olmuştur.
Aslında aşk ve mutluluk dürtüsü, bütün varlıkların maddi ve manevi fonksiyonları üzerinde güçlü etki etmiş ve tatlı rüzgârların esmesine, yüzü sıyırıp geçen esintisine aracılık etmiştir daima. İçi ümitle dolu olan bir aşk, her yönden keşfe, yeniliğe ve canlılığa sahiptir. Yüzünün cildi daha gergin, gözleri daha parlak, yürüyüşü daha hafif, hareketleri daha çevik, dimağı ve muhayyilesi daha faaldir.