Sırtımın ağrısı, her zamankinden daha fazla hissettiğim sıcağa rağmen duraktayım, ayaktayım üstelik. Yürüyecek mecalim de yok.
Araç sesleri, egzoz soluyan insanların garip telaşı var önümde. Ciğer satan adamın şişmanlığını, hiç yokken, ciğerden çok ekmek yemesine yordum. Strafor kutuya doldurduğu buzla şehrin sıcağından azade su satıyor bir çocuk, bir diğeri tepside bağırıyor: "Çayyyy!"
Ömür gibi; kısa düşünüp uzun yürümek istiyorum.
Otuz, otuz beş yıl önceki caddeleri, köy boşaltmalarıyla şehre taşınan zoraki demografiyi düşünüyorum. Şehrin sahipliğine soyunan yerlilik edebiyatıyla üstten konuşan insanların klişeleri çınlıyor kulağımda.
Henüz arşınlanmamış ölümün satırlı kovalamacası; kent sokaklarında değil de bir çocuk parkında, fetvalı bir ölüm şahitliğinde bekliyor beni. Nefes alışını hissediyorum; çok genç, çocuk bile sayılır. Ölmemiş henüz, terliğiyle birlikte düşüyor aklıma.
Nasıl bir tesadüf bizi karşılaştıran?
Sur'un dış tarafındaki çocuk parkında; kuma karışan bağırsakları ve kanı doluşuyor içime, bir de henüz ayağındaki terlikleri... İman yüklenmiş bir satırdan geriye kalan: Katli vacip! Cadde bir baştan bir başa korku, kan ve kum kokuyor; tiksiniyorum, içime kusuyorum.
...
Duraktan ayrılıp yürümeye başlıyorum, nisyan ile malul hafıza-i beşerim ile.
"Fırında çalışıyormuş, üstelik nişanlıymış" diyor birileri uğultular arasında... Hiçbir araba almıyor; kan kirletecek koltukları, değer mi?
Temizlemesi daha kolay bir pikabın açık römorkuna sığdırılıyor henüz olmamış cesedi. Kuma karışmış bağırsakları kaldı kanıyla beraber. Terlikleri de düştü; eğilip almak istedim, belki giymek ister... Ne zaman aldı o terliği, tişörtü, üç pileli pantolonu? Sabah çıkarken annesini gördü mü acaba? Belki de ne telaşla çıktı da göremedi son kez görülesi annesini...
Henüz pıhtılaşan kanı, bağırsağı parkta bırakıp Dağkapı yönüne gitti pikap; biz de yürüdük itfaiye tarafına öylece. Ben içime kustum. Şehrin hafızasındaki yüzlerce cesetten biriydi ve isimsizdi.
Henüz çay bahçeleri varken sur diplerinde, Büyük Postane'nin karşısındaki büfesinde inatla Özgür Gündem satan Kemal abinin katline kim vaciplik vermişti birileri.
O’nu düşündüm, sonra Kadri düştü aklıma; kaynıydı Kemal abinin. Haci Büzrük Camisi’nde Kürtçe Mevlit dersleri: "Ew xwedayê daye me dînul mûbîn!" Ve Kadri’nin esmer gülüşü...
Dağa yolculuğuna sebep ölümleri tarttım aklımda. Hepsi aynı ağırlığa denk geldi, gramı gramına!
Bir şehirdi aslında katledilen; karnı deşilen, bağırsakları dökülnden, kanı kuma karışan, ensesinden tek kurşunla vurulanların şehri...
En çok da Fahrettin, Mehme Xeyri, Ramazan, Aydın, Musa'yı merak ediyorum
Her birinin güzel hatıraları düşüyor önüme. Mezarsız Fahrettin’in evden aşırdığı parayla gittiğimiz Sisi Lokantası, Dallas Pastanesi, Milli Eğitim Kitabevi, Emek Sineması…
Mehme Xeyri'nin Marlboro'su, çorbaya ekmek banışı, mertliği... Ramazan'ın şehir çocukluğuna denk düşen devrimciliği, ardı sıra ölen anası, babası ve hepsi, bilcümle...
Kan kokan şehirden ter kokan sokaklara, caddelere sirayet eden insan siluetleri arasında yitip giden onlarca can, onlarca dost, arkadaş... İçime kustum sokağın köşesinde; kumla kan karışımıydı kusmuğum.
Yürüdüm, sırtım ağrıyordu. Bir yandan hiç olmadık yerlerde çıkan kıllarımı çekiştirdim. Kemale ermişliğe değil de geçkinliğe yordum düşünümü. Çocuklarım da var üstelik; “Biri ödipal dönem sorunları yaşıyormuş, normalmiş,” öyle diyor bay psikolog. Diğeri de Z kuşağı yetmezmiş gibi, bir de ergen. Okul da okumadı, tez vakitte tedbir almak lazım. Bir geçkin aşk evliliğinin ertelenmiş çocukları...
"Bırak," diyor içimden öteki, "yürü durağa."
Geliyor otobüs, biniyorum; ter kokuyor içeri...