Bazı sabahlar uyanıyorum ve dünya, bana danışmadan kararlar almış gibi duruyor karşımda. Pencereyi açıyorum; insanlar çoktan bir yerlere yetişmeye başlamış oluyor. Şehir kendi hızını doğal sayıyor. Ben ise mutfağın kapısında durup çayı ocağa koymayı bir süre erteliyorum. Olup bitene katılmakla geri durmak arasında, sessiz bir eşikte bekliyorum.
Hayatın sundukları az değil belki. Ama çoğu zaman eksik yerlerinden dokunuyor insana. Sevinç tam yerleşmeden gölgesi düşüyor, umut belirirken temkin araya giriyor. İnsan bazen yaşadığı için değil, yaşamak zorunda kaldığını hissettiği için yoruluyor. Çayın altını kapatmayı unutuyorum; taşma sesi, günün tonunu belirliyor.
Zamanın aktığı söylenir. Bana daha çok biriktiği gibi geliyor. Günler geçip gitmiyor; üst üste konuyor. Açmadığım çekmecelerde duran eski fotoğraflar gibi, fark ettirmeden yer kaplıyor. Hatırlamakla taşımak arasında bir fark var. Ben çoğu zaman taşıyorum.
Sevmek aslında büyük kelimeler istemiyor. Kendinden vazgeçmeden bir başkasına alan açabilmek gibi sessiz ve dikkat isteyen bir hâl. Aşk çoğu zaman yüksek sesle değil, içten içe konuşarak var oluyor. Bir kafede yan masada oturan iki insanı izliyorum; konuşmuyorlar. Kahveler soğuyor ama aralarında tuhaf bir uyum var. Belki de sevmek tam olarak bu.
İnanç da her zaman görünür değil. Bazen haksızlığa alışmamaya çalışmak, bazen kötülüğe benzememek için direnmek, bazen de bütün yorgunluğa rağmen kalbi sertleştirmemek. İnsan kendini korurken dünyaya benzememeyi öğreniyor.
Yoksulluk yalnızca cebin meselesi değil. Kelimelerin azalmasıyla, hayallerin ertelenmesiyle, kurulan cümlelerin bile başkalarına göre ayarlanmasıyla kendini belli ediyor. Şehirler büyüdükçe insanın içindeki boşluk daha görünür hâle geliyor. Binalar yükseliyor, vitrinler parlıyor ama kimse bu boşluğu konuşmak istemiyor.
Bu dünyada en çok suskunlukları öğrendim. Kimlerin neden konuşmadığını, kimlerin sustukça haklı sayıldığını, kimlerin ise sustuğu için daha da görünmez olduğunu. İyilik çoğu zaman yanlış anlaşılıyor; güçsüzlük sanılıyor. Oysa karşılık beklemeden ayakta durmak, sanıldığından daha fazla emek istiyor.
Belki de insan hayatı boyunca bir yere ait olmaya değil, kendine yabancılaşmamaya çalışmalı. Çünkü ait olmak çoğu zaman bir bedel istiyor ve bu bedel bazen insanın kendisi oluyor.
Gece geldiğinde şehir sadeleşiyor. Gündüzün bütün gerekçeleri susuyor.
Ben, görünmeden yer değiştirenlerdenim. Fazla anlatmadan, fazla görünmeden ama içimde olanı inkâr etmeden yaşamaya çalışanlardan. Ve eğer bir gün bu yazı birinin önünde durur da onu bir anlığına yavaşlatırsa, bütün bu cümleler tam da orada amacına ulaşmış olur.
Mehmet Ali Bağırtan Yazdı; Zamanın Biriktiği Günler
Mehmet Ali Bağırtan Yazdı; Zamanın Biriktiği Günler
İlk yorum yazan siz olun