Barış Ünal Yazdı; Fonlar battı, güven sarsıldı: Ahlakın yerini oy hesabı mı aldı?

Barış Ünal Yazdı; Fonlar battı, güven sarsıldı: Ahlakın yerini oy hesabı mı aldı?

Türkiye’de son dönemde yaşanan fon krizi, yalnızca yatırımcıların cebindeki parayı değil, ekonomiye duyulan güveni ve siyasetin ahlaki sorumluluğunu da tartışmaya açtı.

Bir tarafta yılların birikimini kaybetme korkusu yaşayan vatandaşlar, diğer tarafta yatırımlarını nakde çevirmekte zorlanan insanlar…

Ve bütün bunların ortasında, cevap bekleyen kocaman bir soru:

Paralar nerede, sorumlular kim ve hesabı kim verecek?

Ne yazık ki böylesine ciddi bir ekonomik meselede bile tartışmaların bir bölümü dönüp dolaşıp siyasetin oy hesaplarına dayanıyor.

AK Parti kaç puan kaybetti?

Hangi şehirde seçmen desteği azaldı?

Bu kriz sandığa nasıl yansıyacak?

Peki, vatandaşın kaybettiği birikim, sarsılan piyasa güveni ve zedelenen adalet duygusu ne olacak?

Unutulmamalıdır ki bir ülkede ekonomik krizlerin en tehlikelisi, yalnızca paranın kaybedildiği krizler değildir.

Asıl tehlike, insanların devlete, kurumlara ve adalete duyduğu güveni kaybetmesidir.

Çünkü para yeniden kazanılabilir. Ekonomi zaman içerisinde toparlanabilir. Ancak kaybedilen güvenin yeniden inşa edilmesi yıllar alabilir.

Fon krizini yalnızca siyasi sonuçlarıyla değerlendirmek, meselenin özünü görmemektir.

Bu olay, aynı zamanda bir ahlak ve denetim sınavıdır.

Siyasetin görevi, yaşanan mağduriyetlerin sandığa nasıl yansıyacağını hesaplamak değil, sorumluların hukuk önünde hesap vermesini sağlamaktır.

İktidarın da muhalefetin de unutmaması gereken gerçek şudur:

Adalet, seçim takvimine göre işletilemez!

Bir yanlışın üzerine gidilmesi için anketlerde oy kaybı yaşanması beklenemez.

Çünkü hukuk, güçlülerin çıkarına göre değil, herkes için eşit uygulanmak zorundadır.

İşte rakamların ortaya koyduğu acı gerçek!

Sermaye Piyasası Kurulunun 23 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre, 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildi. Bu fonlarda tam 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.

Dile kolay!

Yaklaşık yarım milyon insanın birikimini ilgilendiren bir krizden söz ediyoruz.

Üstelik ekonomik sarsıntı bununla sınırlı değil.

Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine dayanan haberlere göre, yatırım fonlarının toplam büyüklüğü ağustos sonunda yaklaşık 11 trilyon lirayken eylül sonunda 9,5 trilyon liraya geriledi. Yabancı yatırımcıların fon portföyü ise aynı dönemde 11,1 milyar dolardan 5 milyar dolara düştü.

Bu rakamlar, doğrudan gerçekleşmiş yatırımcı zararı anlamına gelmese de piyasanın yaşadığı değer kaybını ve güven sarsıntısının büyüklüğünü ortaya koyuyor.

Peki, bu kadar büyük para hareketleri yaşanırken denetim mekanizmaları yeterince etkili çalıştı mı?

Olağanüstü getiriler vaat eden veya sergileyen fonlar neden daha erken ve daha kapsamlı incelemeye alınmadı?

Küçük yatırımcıların hakları nasıl korunacak?

İşte cevap bekleyen asıl sorular bunlar!

Ekonominin temelinde güven vardır.

Vatandaş parasını bankaya yatırırken, yatırım fonu alırken veya borsaya girerken yalnızca kazanç beklentisiyle hareket etmez. Aynı zamanda sistemin denetlendiğine, kuralların herkese eşit uygulandığına inanmak ister.

Bu inanç sarsıldığında yalnızca yatırımcı kaybetmez.

Esnaf kaybeder.

Sanayici kaybeder.

Üretici kaybeder.

Çünkü finans piyasalarına duyulan güvensizlik, tasarrufların üretken yatırımlara yönelmesini zorlaştırır. İnsanlar yatırım yapmak yerine parasını korumanın yollarını aramaya başlar.

Sermaye ürker, yatırımlar ertelenir, ekonomik belirsizlik büyür.

Diyarbakır'dan İstanbul'a kadar bu krizin etkilerini hisseden yatırımcılar için mesele, yalnızca ekrandaki rakamların düşmesi değildir.

Bir esnafın yıllarca biriktirdiği sermaye, bir emeklinin geleceğe ayırdığı tasarruf, bir ailenin çocuklarının eğitimi için sakladığı para söz konusudur.

İşte bu nedenle fon krizinin ekonomik maliyeti kadar toplumsal maliyeti de sorgulanmalıdır.

Peki, siyasetin bu tablodaki sorumluluğu nedir?

AK Parti, siyasi hayatına yolsuzlukla, yoksullukla ve yasaklarla mücadele iddiasıyla başlamış bir partidir.

Bugün bu iddiaların ne ölçüde hayata geçirildiği, yaşanan krizler karşısında nasıl bir tutum alındığıyla ölçülmelidir.

İktidar olmak yalnızca başarıların sahibi olmak değildir.

Yanlışların karşısında durabilmek, eksiklikleri kabul edebilmek ve gerektiğinde sorumluluk üstlenebilmek de iktidarın görevidir.

Fon krizinin ardından tartışılması gereken ilk konu AK Parti'nin kaç puan oy kaybettiği değil, yatırımcının neden bu kadar büyük bir belirsizliğin içerisine sürüklendiğidir.

Kriz karşısında siyasi maliyet hesabı yapmak anlaşılabilir. Ancak hukuki ve ahlaki sorumluluğu bu hesaba göre belirlemek kabul edilemez.

Üstelik bu sorumluluk yalnızca iktidara da yüklenemez.

Muhalefet de yaşanan mağduriyetleri siyasi propaganda malzemesine dönüştürmek yerine, çözüm yollarını ortaya koymalıdır.

Çünkü vatandaşın kaybı üzerinden siyasi kazanç hesabı yapmak, hangi taraftan gelirse gelsin, aynı yanlışın farklı yüzüdür.

Bir başka önemli mesele de hesap verebilirliktir.

Reuters'ın 2 Ekim tarihli araştırması, bazı fonlarda olağanüstü getirilerin görüldüğünü, piyasa manipülasyonu şüphelerinin gündeme geldiğini ve adli soruşturmaların genişlediğini ortaya koyuyor.

Elbette her olağanüstü getiri suç değildir. Her fon yöneticisi de suçlu ilan edilemez.

Ancak ciddi iddiaların bulunduğu yerde bağımsız denetim, şeffaf soruşturma ve etkin yargılama kaçınılmazdır.

Kimsenin siyasi yakınlığı, ekonomik gücü veya toplumsal konumu kendisine ayrıcalık sağlamamalıdır.

Suç işleyen varsa cezasını çekmeli, kusuru bulunan kurumlar hesap vermeli, mağduriyetlerin giderilmesi için hukukun öngördüğü bütün imkânlar kullanılmalıdır.

Yatırımcıya yalnızca sabırlı olması söylenmemeli; tasfiye sürecinin nasıl ilerlediği, hangi varlıkların ne şekilde değerlendirildiği ve ödemelerin hangi esaslarla yapılacağı açıkça anlatılmalıdır.

Çünkü belirsizlik, bazen ekonomik zarardan daha ağır bir yük haline gelir.

Bugün Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir siyasi tartışma değil, ekonomik güveni yeniden inşa edecek kararlı adımlardır.

Şeffaflık olmadan güven olmaz.

Denetim olmadan şeffaflık olmaz.

Adalet olmadan da hiçbir ekonomik sistem uzun süre sağlıklı ayakta kalamaz.

Siyaset, ekonominin üzerinde bir gölgeye dönüşmemeli; ekonominin sağlıklı işlemesini sağlayacak hukuki zemini güçlendirmelidir.

Ve unutulmamalıdır ki bir ülkede yatırımcıların güveni sarsıldığında bunun faturası yalnızca bugünün piyasalarına değil, yarının yatırımlarına da çıkar.

Son sözümüzü açık söyleyelim:

Fonlar tasfiye edilebilir, şirketler kapanabilir, yöneticiler değişebilir. Ama bir ülkenin ekonomik geleceğiyle birlikte ahlaki değerleri de tasfiye edilemez!

Vatandaşın parasını korumak devletin, hesap sormak hukukun, doğruyu savunmak ise siyasetin sorumluluğudur.

Bugün asıl mesele, kimin kaç puan oy kaybettiği değildir.

Asıl mesele, yüz binlerce insanın güvenini sarsan bu krizden hangi derslerin çıkarılacağıdır.

Çünkü sandıkta kaybedilen oy bir sonraki seçimde geri kazanılabilir.

Ama kaybedilen adalet duygusunu, yıkılan güveni ve zedelenen ahlakı geri kazanmak o kadar kolay değildir.

Ve tarih, kriz dönemlerinde kimin kaç oy aldığı kadar, kimin hakkı ve adaleti savunduğunu da hatırlar.

Siyaset ahlakı yönetmeye kalkarsa adalet kaybeder. Ahlak siyasete yön verirse toplum kazanır!

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yazarlar Haberleri