Bazı futbolcuların hikâyeleri rakamlarla anlatılır.
Gol sayılarıyla.
Asistleriyle.
Dakika başına ürettikleri xG ile.
Bazılarının hikâyeleri ise bir haritaya sığmaz.
Onları anlamak için, bazen bir çocuğun dedesinden duyduğu hikâyeleri dinlemek gerekir.
Bazen Almanya’nın kuzeyindeki gri gökyüzüne bakmak gerekir.
Bazen de Viranşehir’in sarı topraklarını hayal etmek.
Çünkü Deniz Undav’ın hikâyesi, istatistik sitelerinin tablolarında başlayan bir hikâye değildir.
Onun hikâyesi, hafızanın içinden geçerek gelir.
Eduardo Galeano, “İnsan, hikâyelerden yapılmıştır” diyordu.
Belki halklar da öyledir.
Çünkü bazı insanlar sadece yaşadıkları şehirlerden değil, taşıdıkları geçmişlerden doğarlar.
Deniz Undav da böyle doğdu.
Almanya’da.
Ama ailesinin hafızasında başka coğrafyalar vardı.
Başka diller.
Başka acılar.
Başka özlemler.
Kürt-Ezidi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Undav, köklerini hiçbir zaman reddetmedi.
Çünkü insan bazen doğduğu yere değil, kendisine miras bırakılan hafızaya ait hisseder.
Belki bu yüzden onun oyununda gösterişten çok sadelik vardır.
Belki bu yüzden gol attığında çığlık atmaktan çok gülümser.
Belki bu yüzden takım arkadaşlarını kendisinden önce düşünür.
Bunların hiçbiri bir dinin futbol üzerindeki etkisi değildir.
Bunlar insanın yaşadığı hayatın, taşıdığı ailenin ve içine doğduğu kültürün karakterine bıraktığı izlerdir.
Bir zamanlar fabrikada çalışan genç adamın hayali Bundesliga değildi.
Önce hayatta kalmaktı.
Çünkü profesyonel futbolun ona ihtiyacı yoktu.
Ama onun futbola ihtiyacı vardı.
SV Meppen’de, sonra Belçika’da Union Saint-Gilloise formasıyla yükselirken kimse Avrupa’nın büyük sahnelerinde adını duyacağını düşünmüyordu.
Çünkü futbol, soylu ailelerin değil, bazen inatçı insanların oyunudur.
Albert Camus, “İnsan kaderi karşısında ayakta durduğu sürece büyüktür” diyordu.
Deniz Undav’ın hikâyesi biraz da budur.
Vazgeçmemek.
Ama onu özel yapan sadece biyografisi değildir.
Asıl hikâye, top ayağına geldiğinde başlar.
Çünkü Undav, modern futbolun yanlış anlaşılan santrforlarından biridir.
Onun oyunu, gol sayılarından ibaret değildir.
Birçok santrfor topu ister.
Undav ise boşluğu ister.
Birçok forvet rakip stoperle savaşır.
Undav onların arkasındaki görünmez alanları arar.
Birçok oyuncu kendisini oyunun merkezi yapmaya çalışır.
Undav ise takımın merkezini oluşturur.
Bundesliga’da dokunduğu her topun değeri, sayısından daha büyüktür.
Şut kalitesine baktığınızda, ortalama xG değerleri elit seviyeye yaklaşır.
Ceza sahası içindeki dokunuşları, topsuz koşuları ve ikinci direğe yaptığı zamanlamalı hareketler, istatistiklerin gösteremediği bir zekânın ürünüdür.
Çünkü bazı oyuncular topa hükmeder.
Bazıları zamana hükmeder.
Undav ikinci gruba aittir.
Bir saniyelik gecikmenin golü öldürdüğünü bilir.
Bir adımlık öne çıkmanın ise savunma çizgisini parçaladığını bilir.
Bu yüzden onun futbolu hızdan çok sezgilerle ilgilidir.
Belki de en büyük yeteneği budur:
Doğru anda doğru yerde bulunmak.
Futbolda buna tesadüf denir.
Oysa tesadüf değildir.
Bu, yıllarca alt liglerde öğrenilmiş bir hayatta kalma bilgisidir.
Belki bu yüzden Undav’ın oyunu bana hep göç hikâyelerini hatırlatıyor.
Çünkü göç eden insanlar da boşlukları okumayı öğrenir.
Sessizlikleri anlamayı öğrenir.
Azla yetinmeyi öğrenir.
Ve en önemlisi;
Sabretmeyi öğrenir.
Undav’ın pres yaparken gösterdiği kararlılıkta, rakibin arkasına yaptığı koşularda, arkadaşına açtığı koridorlarda, bazen rakamlardan daha derin bir şey vardır.
Bir aidiyet hissi.
Bir sorumluluk duygusu.
Birlikte var olma isteği.
Çünkü o hiçbir zaman tek başına oynamıyor gibidir.
Gol attığında bile sanki “ben” demiyor.
“Biz” diyor.
Ve belki bu yüzden, onun sevinçlerinde sadece bir futbolcu yoktur.
Belki Almanya’da kendisini iki dünya arasında hisseden bir çocuk vardır.
Belki Viranşehir’de televizyondan maçı izleyen bir dede vardır.
Belki adını hiç duymadığı insanların umutları vardır.
Çünkü bazen bir gol, sadece üç puan değildir.
Bazen bir gol;
Sürgünlerin hafızasıdır.
Bazen bir gol;
Kaybolmamış bir isimdir.
Bazen bir gol;
Bir çocuğun kendi hikâyesinden utanmamasıdır.
Ve belki futbolun en güzel tarafı da budur.
Top ağlara gider.
Skor tabelası değişir.
Tribünler susar.
Maçlar unutulur.
Ama insanın kendi hikâyesini kaybetmeden yükselmesi…
İşte o, istatistiklere sığmayan bir zaferdir. Kaynak: Serbestiyet