Şehirlerin beton koridorlarında, kalabalıkların gürültüsünde kaybolan ruhlar için mesken, sadece dört duvardan ibarettir.
Oysa benim meskenim ne o dar sokaklar ne de nefes aldırmayan merkezlerdir. Sığamıyorum o kalabalıkların arasına; her adımda ruhumun biraz daha daraldığını, içimdeki sesin kentin uğultusunda boğulduğunu hissediyorum.
Benim kalbim; dağların heybetinde, taşlık yolların yalınlığında, bir köyün sessiz ve dingin sabahlarında atıyor.
Doğanın kucağı, bana unuttuğum o saf nefesi yeniden üflüyor.
İnsan seslerinin bittiği yerde başlar benim yolculuğum; toprağın kokusunda, rüzgarın fısıltısında kendi iç sesimi dinlerim.
Ancak o ıssızlıkta, o muazzam sessizlikte kendimle gerçekten baş başa kalabilirim.
Ve içimdeki bu göçebe ruhun en büyük tutkusu, haritada izi olmayan, adını sanını bilmediğim diyarlara doğru ansızın rotayı kırmaktır.
Hiç yürümediğim yollar, keşfedilmeyi bekleyen gizemli patikalar çağırır beni. Sonu nereye varırsa varsın, bilmediğim bir coğrafyanın kollarında kaybolmak, aslında kendimi yeniden bulmanın en güzel yoludur.
Rüzgar nereye sürüklerse, patikalar beni hangi dağın yamacına çıkarırsa...
Benim hikayem, doğanın kalbinde ve o meçhul yolların sonsuzluğunda gizli.