Dolar 13,7473
Euro 15,5623
Altın 777,91
BİST 1.880
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 13°C
Az Bulutlu
Diyarbakır
13°C
Az Bulutlu
Cts 13°C
Paz 13°C
Pts 15°C
Sal 15°C

Şakir Diclehan yazdı: Hasan Âli Yücel ile Necip Fazıl ilişkisi: II

09.11.2021
A+
A-

Bir önceki yazımızda konuyla ilgili olarak Hasan Âli Yücel ve Necip Fazıl arasındaki ilişki ve diyaloga değinmiş ve devamını bu yazıya bırakmıştık. Okuyucunun bir kısmı-yaşları gereği- belki de Hasan Âli Yücel’in kim olduğu hususunda bilgi sahibi olmayabilirler. Bu nedenle Hasan Âli Yücel ile ilgili bilgi vererek yazımızı sürdürmek istiyoruz.

Hasan Âli, 26.09.1938 yılında yazdığı “Dönen Ses” isimli şiir kitabını, “hakkında her vasfın aciz kaldığı Necip Fazıl’a” şeklinde ithaf eder. Cumhuriyet döneminin en güzel gözlü bakanı Hasan Âli Yücel’in hoşa gidebilecek tatlı bir sesi vardır. Müzik bilgisi mükemmeldir. İsmet İnönü’nün annesi, bu sese hayrandır. Ona mevlit okutur. İnönü’nün onu vekil yapmasında, annesine okunan bu mevlitlerin önemli bir yeri vardır, diye düşünenler vardır.

Genç eşi, ilk doğumunu yapacaktır. Ebe hanım kapıda belirir, müjdeyi verir: “Hem kız, hem erkek!” Sekiz yıl sonra Yücel soyadını alacak olan Hasan Âli Bey, yıllar önce yazdığı bir şiirindeki dizeden ilhamla, ikiz çocuklarına Can ve Canan adlarını uygun görür.

1953’te tek kitaplı bir şair olarak askere gider. Hem de Kore’ye, Türkiye’nin Batı Bloku’na yakınlaşma çabasında girdiği savaşa. Askerliğini, Kore Savaşı’na katılan Türk tugayında çevirmen olarak tamamlar. Komutanı ise Kore Savaşı’ndan sonra 27 Mayıs’ta Türkiye’nin ilk askeri darbesinin mimarlarından olacak Cemal Madanoğlu’dur.

Necip Fazıl, Edebiyat Fakültesinde birçok kişiyi tanımaktadır. Bunlar içinde Hasan Âli Yücel de vardır. Dikkat çeken ilginç nokta, kütüphane memuru olan ve sonraki yıllarda CHP hükümetinin Maarif Bakanlığı (Milli Eğitim Bakanlığı) yapacak olan Hasan Ali Yücel’dir.

1935 yılında dört dönem Cumhuriyet Halk Partisi’nden Milletvekilliği yapar. 28 Aralık 1938’de, 41 yaşında iken, Celal Bayar kabinesinde Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) olur. Özellikle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün desteği yakın çalışma ve dost grubunun katılımıyla Köy Enstitüleri projesinin hayata geçirir.

Hasan Âli Yücel, 5 Ağustos 1946’da 7 yıl ve 7 ay sürdürdüğü Millî Eğitim Bakanlığı görevinden istifa eder. İstifasından sonra gazetecilik görevine dönen Yücel, dönemin etkin gazetelerinden Ulus’ta yazılar yayınlamaya başlar. 1950 yılında hem Ulus gazetesinden hem de CHP’den ayrılır.

Necip Fazıl, kırklı yıllarda Hasan Âli Yücel delaletiyle İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne hoca olarak atanır. Ankara’ya gidip gelmekten sıkılan Necip Fazıl: “Bir gün Hasan Âli’ye sobasının başında tüylerini kızdırırken gördü:

-Siz beni profesör değil, trenlere kondüktör tayin ettiniz! Bıktım, haftada iki gün trenlerde gidip gelmekten…

-Ankara’da otur öyleyse!..

-Oturamam! Havası beni boğar.

-Ne istiyorsun?

-Mesela İstanbul’da, Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimari kısmında bir kültür dersi…

-Âlâ yapsınlar tayinini!

Bir de “Robert Koleji’n” son üç sınıfında edebiyat hocalığı…  İşte Necip Fazıl’ın Güzel Sanatlar Akademisi’nde yaşadıklarıyla ilgili anlattıkları: “Akademide Hasan Ali Yücel’in reisliğinde profesörler toplantısı… Vekil (Bakan) şimdiye kadar seleflerinden hiç birinin bu makamda kendisi kadar kalmadığını, Köy Enstitüleri, klasiklerden tercümeler, ansiklopedi(Türk Ansiklopedisi) gibi büyük hamlelere girişileceğini, akademiden de sanat planında büyük işler beklendiğini anlatmakta ve sözü o zaman birdenbire modalaşan ve göze girme vasıtası haline getirilen “Milli Şef” (İsmet İnönü) heykellerine gelmektedir.

İnönü heykeli… At üstünde Milli Şef… Akademinin bir pavyonunda yapılmaya başlanmış ve yüksekliği damı aştığı için çatıyı delmek zoru doğmuştur. Akademiye girerken sol taraftaki hangar biçimi binanın tepesine garip bir manzara… İnönü’nün denizden başını çıkarması ve “ce” demesi gibi, çatının içinden fırlama kafası… Gövdesi ve atı içerde kalıyor.

Üstad’ın anlattıklarına göre, yerini aldığı zata ait (Mustafa Kemal), nerde ve ne şekilde heykel varsa o da aynını istiyor. Meramı, Taksim Âbidesi’nin arka planındaki ikinci, üçüncü adamlar kadrosundan çıkmak, başı doldurmak… Nitekim işte banknotların üzerindeki eski resim de kaldırılmış ve yerine onun kellesi oturtulmuştur. Selefine “Ebedi Şef” unvanının yakıştırılmasına karşılık olan “Milli Şef” yaftası uygun görülmüş, fakat bu az gelmiştir.

Profesörler meclisinde heykel meselesi konuşulurken Mistik Şair (Necip Fazıl’ın kendisi), önündeki kâğıt üzerine bir takım sıkıntı karalamaları döküyor ve bu hareketi vekil Beyefendinin dikkatini çekiyor:

-Ne karalıyorsun kâğıda, şair?

-Sıkıntımı karalıyorum!

Bu bahis sana sıkıntı mı veriyor?

-Bir şey veriyor ama sıkıntı mı, yıkıntı mı, bilemem!

-Söyle açıkça fikrini, çekinme!

-Birazdan müdür odasında arz ederim.

Hasan Âli, Mistik Şair’in, fikrini bildirmesi için mahremlik aradığını sezdi ve toplantı bitince müdür odasında, beraberlerinde yalnız Burhan Toprak, onu konuşmaya davet etti.

-Söyle bakalım!

-Efendim, yabancılar arasında siz bir Maarif Vekilisiniz (Milli Eğitim Bakanı)  ve bu sıfatla pek dik çıkacak olan sesime tahammül edemeyebilirsiniz. Fakat aramızda bir arkadaşlık tarafı olduğu için, tenhada müsamahanıza güvenerek size fikrimi söyleyebilirim.

-Dinliyorum.

-Şu heykel işini şöyle yapsak: Avrupa’ya, ayakta at sırtında, şu veya bu biçimde şanlı gövdeler ısmarlasak, boyun yerlerini de burgulu yapıp, ölen ölünce kafasını çıkarsak ve yenisinin başını oraya burgulayıversek, nasıl olur?

Burhan toprak kahkahadan kırılmamak için ağzını eline gömmüş, sarsılırken, Hasan Âli yücel kıpkırmızı ve yüzünün sol tarafıyla resmi, sağ tarafıyla da hususi olarak, ağlamaklı ve gülümsemeli!…

Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Dergisini çıkarmaya başladığı 1943 yılının eşiğine ayak basarken, Hasan Âli Yücel’le yolları ayrılır ve Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki görevi sona erer.

SIFIR MESELESİ

Ahmet Hamdi Başar anlatıyor: “1930, Serbest Fırka (Parti)’nın dağıtılmasından sonraki seyahatlerinde Mustafa Kemal:

– Hasan Âli Beyefendi, siz felsefe okumuşsunuz, okutmuşsunuz. Elbette ki “SIFIR”ın ne demek olduğunu bilirsiniz. Bize “SIFIR”ı tarif edebilir misiniz?

Hasan Âli Bey meşgul olduğu bir saha üzerinde soru sorulmasından memnun. Hele bu sorunun “SIFIR” meselesi gibi kendisince mükemmel bilinen bir konuyla ilgisi olmasından dolayı büsbütün memnun…

– Efendimiz “SIFIR” hayatla âdemin, varlıkla yokluğun…

– Anladım, hayat ebedi ise, âdem ebedi değil mi?

– Şüphesiz efendimiz, hayatın ebediyetinde….

– Hayır, ben size “SIFIR”ı soruyorum. “SIFIR” âdem demek midir? “SIFIR” ile yokluk arasında ne fark vardır?

– Efendimiz, birisi yani “SIFIR”, yaşanmış bir şeyin yokluğudur. Halbuki..

– Hayatı nasıl tasavvur ediyorsunuz?

– Efendim “SIFIR” yok demektir.

– Güzel!.. Bu yok denen “SIFIR” bir rakamın önüne, sağına gelince onu 10 misli yükseltiyor. Bu nasıl olur?

Hasan Âli Bey sorular karşısında mağlup olmak üzere…

Dinleyiciler, bu karşılıklı sözleri zevkli ve eğlenceli bulurlar. Anlaşılan Mustafa Kemal, Hasan Âli Bey’i fazla sıkıştırmak, mağlup etmek ve sonra da, haşlamak için bu soruları sormuyor. Maksat iki saatten beri ciddi meselelerle uğraşmaktan doğan, ağır ve yorucu havayı dağıtmak…

Hasan Âli Bey nereye gitse yakalanıyor, nihayet ilminden fazla zekâsını kullanmak icap ettiğini anlıyor:

– Efendimiz, diyor, daima arkanızda ve solunuzdayım. “SIFIR” işte efendimizin solunda olan bendenizim.”

Olayın başka bir rivayeti, başka bir aktarımı, başka bir versiyonu ise şöyledir…

Mustafa Kemal, ülke içinde meşhur inceleme gezilerine çıkar. Bir gece, Kayseri’de yemek sohbetine başlayınca, Hasan Ali Yücel’e sorar:

-“Bugün lisede sizin mantık kitabınızı karıştırırken ‘matematikte usul’ diye bir konu gördüm… Demek siz matematikten de anlıyorsunuz?”

-‘Biraz Paşam…’

-‘Peki, söyleyin bana; Sıfır neye derler?’

Milli Eğitim müfettişi Hasan Ali Yücel, sesini yumuşatarak cevap verir:

-‘Huzurunuzda bana!’ ”

Necip Fazıl’ın Yorumu:

O, kendisine “sıfır ile namütenahi arasında ne fark var? Diye sorulunca, “benimle sizin aranızdaki fark” cevabını vermekle mebus (milletvekili) olmuş. Sonra da bu “namütenahi”den yeni gelene bir bölüm ayırmayı becerdiği için yıllarca Maarif vekilliğinde kalmıştır.

Köy enstitüleri, onun, komünist olmasından ötür kurduğu müessiseler değil, sırf yeni ve cesur görünmek için, etrafındaki koyu komünistlerin dürtüklemesiyle çatılmış küfür ve Anadolu çocuğunu piçleştirme mekânları…

Klasiklerden tercümeler, ansiklopedi (Türk Ansiklopedisi), filan, falan da, Mistik Şair’e “Aksiyon Serisi” başlığı altında yayınladığı Maarif kalkınması planından anlayışsız kopyalar…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.