Diyarbakır Yenigün

buy Instagram followers

KİMİM BEN?

KİMİM BEN?
Kezban Özdemir
Kezban Özdemir( kezban.oz@hotmail.com )
1.663
29 Mayıs 2019 - 7:00

İyi ve kötünün arasındaki hat, her insanın yüreğinden geçer.

Aleksandr Solzhenitsyn

Bugün size inanılmaz heyecanlı bir konudan bahsetmeye başlayacağım. Hani insanın en belirgin özelliklerinden biri sosyal bir varlık olması, hani birbirimizden etkilenir ve birbirimize uyarız ya, hah işte bunu konuşmaya başlayacağız ve bu konu üç hafta sürecek bu köşede.

Bir mevzuya eğilmek, o mevzuyu iyice anlamak istiyorsak öncelikle o konuyla alakalı kavramların zihnimizde net birer karşılıklarının olması bize son derece yardımcı olacaktır. Bu yüzden biraz daha yakından bakalım ‘sosyal bir varlık’ oluşumuza. İnsan, toplumu hem etkiler hem de ondan etkilenir. Yani, davranışlarımızın pek çoğu sosyaldir. Ne ola bu ‘sosyal davranış’? Hayal edelim beraberce. Çok neşeli olduğunuz bir gün. Hava berrak, yüreğiniz ferah ve oldukça dinç hissediyorsunuz. Bir arkadaşınızın kendi arkadaşlarıyla görüşmesi var. Size de ısrar ediyor gel de gel diye! “Eh” dediniz, “bugün farklı bir şey yapabilirim.” Ve gittiniz. Beş kişi yuvarlak masa etrafında birleşmiş ama o da ne? Her biri birbirinden asık suratlı ve büyük bir ciddiyetle oturuyorlar. Yüzünüzdeki gülümsemenin son derece yersiz göründüğünü düşünüp ciddileşiyorsunuz, masadaki kasvet üzerinize bulaşıyor. İçlerinden birinin gözü takılıyor size, yakanıza bakıyorsunuz; düzgün. Oturuşunuzu düzeltiyorsunuz. En basit şekliyle tam da budur işte sosyal bir varlık olmamız ve sosyal etkiye açık olmamız!

Elbette kendi tutum ve davranışlarımız vardır ama aynı zamanda diğerleri tarafından etkilenmemiz de söz konusudur. Dolayısıyla sosyal psikolojik olaylara dikkatlice baktığımızda hem birbirimizden çok farklı olduğumuzu hem de birbirimize çok benzer olduğumuzu fark ederiz. Tutum ve davranışlarımızın bütünü kendimize hastır ve asla bir başkasınınki ile aynı olmaz! Demiştim ya bir önceki yazıda, aynı evde büyüyen iki kardeşin dahi aynı olması mümkün değil! Devam edelim. İnsan, sosyal bir varlık.

Toplum, kendi normlarını oluşturur.

Yerleşmiş bir sosyal norma bireyler uyar.

Peki insan bu norma ne şekilde uyar? İtaat mı eder? Özdeşleşme ile mi uyar? Yoksa benimser mi? Evet evet, üçü de birbirinden bambaşka şeyler. Her birine ayrı ayrı yer vereceğim.

(Bir ihtimal daha var; birey o norma uymaz. Bunu sonra konuşuruz.)

Bugün ise size Philip Zimbardo’nun çok ilgi çekici olan Stanford  Hapishane deneyini anlatacağım. Zimbardo, parası olmadığı için küçük ve ucuz bir ilan verdi. Hapishane hayatıyla ilgili bir çalışma için üniversite öğrencileri arıyordu. 75 kişi gönüllü oldu, kişilik testleri yaptılar, mülakat yaptılar ve içlerinden iki düzine öğrenci seçildi. Bunlar en ‘normal’ ve en sağlıklı olanlardı. Onları kendi içlerinde “tutuklu” ve “gardiyan” olarak ayırdılar. Bu çocukların iyi çocuklar olduklarını biliyorlardı. Başta böylelerdi çünkü. Ama şimdi bu iyi çocukları kötü bir duruma sokacaklardı. Tutuklu olacak çocuklar ve gardiyan olacak çocuklar arasında hiçbir fark yoktu! Tutuklu olacaklara dediler ki “Gidip yurtta bekleyin, çalışma pazar günü başlayacak.” Polislerin gidip gerçekçi tutuklamalar yapacaklarını bu çocuklara söylemediler. Deney, Stanford Üniversitesi’nin psikoloji binasının bodrum katındaki laboratuvar sahte bir hapishaneye çevrilerek yapıldı. Fakat tutuklu denekler, karakolun bodrum katında bir hücrede olduklarını zannediyorlardı. Daha sonra mahkûmların rollerini hızlı bir şekilde benimsemeleri ve savunmasız hissetmeleri için onlara beyaz birer elbise ve kişiliklerini göstermelerini engellemek için de saçlarını kapatsınlar diye kadın çorabı verildi. Ayrıca mahkûmların ayaklarına zincirler de takıldı ve onlara sayı ile seslenildi. Gardiyanlara ise düdük, aynalı gözlük ve cop içeren standart bir üniforma verildi. Gardiyanlar nasıl davranmaları gerektiği konusunda özel bir eğitimden geçmedi, yalnızca onlardan hapishanedeki düzeni korumak için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaları istendi. Deneyin iki hafta sürmesi planlanmıştı ancak hem gardiyanlar hem de mahkûmlar rollerine o kadar hızlı adapte oldular ki 6 günde gardiyanların üçte biri gerçek sadistik eğilim sergilemeye başladı. Gardiyanlar beklenenin ötesinde sert davrandılar. Keyfi uygulamalar, küfürler, fiziksel müdahaleler, cinsel tacizler yaşandı. Mahkûmlardan ikisi daha deneyin başında sinir krizi ve ruhsal çökkünlük sebebiyle çıkarılmak zorunda kaldı. Zimbardo ise ‘hapishane müdürü’ rolüne sahipti ve tamamen rol yapması gereken gardiyanların, tamamen rol yapması gereken mahkûmlara uyguladıkları şiddeti sürdürmesine izin verecek kararlar almıştı, kendisi bile deneyden etkilendiğini belirtti sonradan.  Daha sonra Christina Maslach adında bir kadın hapishanenin halini gördü ve Zimbardo’nun yanına gitti. Ona bu yaptığının korkunç bir şey olduğunu, bu çocukların tutuklu ya da mahkûm olmadıklarını ve tüm bunlardan onun sorumlu olduğunu söyledi. Zimbardo deneyi derhal sonlandırdı 6. Günde. (Zimbardo, bu kadınla sonraki yıl evlendi. Bunu da bilmemizde bence bir sakınca yok yani.) Bu deneyin sonuçları şunu gösteriyor; normal, sağlıklı bireyler kendi kişisel kimliklerini kaybederek kendilerinden oynamaları beklenen role girip o rolün gerektirdiği şekilde davranışlar sergileyebiliyorlar.

Zimbardo  “elma mı çürük yoksa sepet mi” diye soruyor. 2003 Irak savaşı sırasında Amerikalı askerler ve Iraklı mahkûmlar arasında yaşanan o korkunç olaylardan sonra birileri gidip “Kimin sorumlu olduğunu bilmek istiyorum. Kimler çürük elma?” diye soruyor, suçlu askerleri tespit edebilmek adına. Zimbardo ise sorulması gereken sorunun “Sorumlu olan NE?” olması gerektiğini düşünüyor. Çünkü “ne” insanların kim olduğu ile ilgili olabilir, aynı zamanda durumun ne olduğu ile ilgili de olabilir. Bu ikisinin ise birbirinden farklı şeyler olduğunu düşünüyor. Zimbardo’nun şu sözlerini de eklemek istiyorum ayrıca: “İyi bir insan ne oluyor da kötü birine dönüşüyor? İnsan karakterinin bu değişimini anlamak onu üç faktörle birlikte anlamayı gerektiriyor. İnsanlar duruma ne getiriyor? Durum onlarda ne ortaya çıkarıyor? Ve bu durumu yaratan ve devam ettiren sistem nedir? Bu, dinamik bir etkileşimdir.” Yapılan araştırmalar sonucunda kötülüğün kaygan yamaçlarına yağ döken yedi sosyal süreç ne biliyor musunuz? Düşüncesizce ilk adımı atmak. Başkalarının kişiliksizleştirilmesi. Kendinin bireysellikten çıkması. Kişisel sorumluluğun dağılması. Otoriteye körü körüne bağlılık. Grup normlarına onları eleştirmeden uymak. Umursamayarak ya da tepkisiz kalarak kötülüğe pasif müsamaha.

Ömür alelade ilerlerken herkes iyi değil midir zaten? Peki bir başkasına zarar vermek bir tercih meselesine dönüştüğünde, güç elinize geçtiğinde belli olmaz mı yüce gönüllü olup olmadığınız? Yani durum değiştiğinde, çürük bir sepete atıldığınızda ne olur? Yeni bir durumun içine düştüğünüzde, olumsuz koşulların ortasında kalakaldığınızda nasıl davranırsınız? Durum ne denli vahim olursa olsun çürük elma olmamaya direnmek de mümkün müdür? Elinize bir güç verildiğinde onu nasıl kullanacağınız koşullarla beraber sizin seçiminizle de alakalı olabilir mi?

Çok fazla duyuyorum bu soruyu ve eminim bu soruyu çok fazla duyan tek psikolog değilim. “Ben normal miyim?” Cevap veriyorum: Eğer normal isen bu tehlikeli olabilir. Normal kelimesinin sözlük anlamı şudur: “şaşılacak bir yanı olmayan, kurala uygun olan.” Normal, çok olandan gelir, diğerine çok benzeyenden. İlgi çekici bir tarafı yoktur. Esas mesele, normal olmak değil de özgün bir birey olma mücadelesi verirken toplumun da yararını gözetmek değil midir? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Sizce koşullar bireyi bunca etkileme gücüne sahipken nasıl yetiştirmeliyiz çocuklarımızı? Onlara neleri öğretmeliyiz bilhassa? Roller dağıtılsa bile nasıl koruruz benliğimizi ve nasıl iyi kalırız? Bir kişinin dahi kötü olana, suç olana karşı çıkması önemli midir sizce? Ve ben soruyorum şimdi size: ya siz? Siz normal misiniz?

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız. - - DİYARBAKIR WEB TASARIM İNSERT BİLİŞİM