DOLAR 8,4705
EURO 10,2921
ALTIN 502,04
BIST 1.441
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Diyarbakır 34°C
Parçalı Bulutlu
Diyarbakır
34°C
Parçalı Bulutlu
Pts 31°C
Sal 32°C
Çar 34°C
Per 35°C

“Hedefim Göbeklitepe’yi Dinin kökenleriyle değerlendirebilmek”

“Hedefim Göbeklitepe’yi Dinin kökenleriyle değerlendirebilmek”
17.05.2020
A+
A-

Göbeklitepe ile ilgili bilinmeyenler, spekülatif önermeleri kışkırtmış durumda. Tapınak olup olmadığı yönündeki tartışmalar kısmen kabul edilebilir ve literal açıdan aykırı değil.

1976 yılında, Zonguldak’ta doğan Göktuğ Halis tarihsel, antropolojik araştırmalarıyla biliniyor. Kendisinin Tarih ve Spekülasyon (2006), Tapınak Şövalyelerinin Düşüşü: Yargılanma Süreci ve İnfazlar (2008), Popüler Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri (2010), Simgebilim Perspektifinden Göbeklitepe Tapınakları (2016), Dinin İki Kaynağı: Büyü ve Şaman Sembolizmi (2019), Göbeklitepe Sembolizmi (2019), Yeni Başlayanlar İçin Göbeklitepe (2019) ve Anadolu’da Batıl İnanış, Ritüel ve Mit (2020) isimlerinde sekiz kitabı yayımlanmış bulunmaktadır. Halis ile son zamanlarda herkesin gündemi haline gelen, her araştırmayla yeni soruları beraberinde getiren Göbeklitepe’yi ve toplumların kültürel evrimini konuştuk.

Okan Çil: İstanbul Üniversitesi Gazetecilik ve Anadolu Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunusunuz Gazetecilik ve felsefe okumalarınız sizi bu yönde nasıl etkiledi?

Göktuğ Halis: Felsefeyi, insanın bilinmeyeni açıklama kaygısında, “aklı” merkeze alan dönüşümün yönlendiricisi olarak tanımlıyorum. Bir diğer ifadeyle insan aklının “doğanın gizemlerini aydınlatmada” yeterli bir güç olarak kabul edilişi felsefenin doğumu anlamına gelir.

Bu bir kırılmadır ve kesin biçimde yüksek medeniyetlere aittir. İlkel insan için geçerli olan, Levi Strauss’un deyimiyle, “Mitolojinin, insana, doğaya hâkim olma şansı değil ama ona yaklaşımında kullanabileceği anlayış verme” ilkesinin dönüştüğü bir kültürel dönemeçte karşımıza çıkar. Sınıflı bir toplum yapısının doğayı tahakküm altına aldığı, doğanın diğer unsurlarını dönüştürdüğü ve köleleştiği bu zaman dilimi, “insan merkezli evren” anlayışının olgunlaşma aşamalarından birini temsil eder.

Medeniyet öncesi topluluklarda, bir disiplin olarak felsefe yoktu. Durkheim’ın başarıyla açıkladığı gibi, “İlkel insan için, doğa ile mücadelenin en azılı ve kritik yerinde kişiyi doğrudan ve acil fayda sağlamayan kurgusal ve spekülatif” akıl yürütmeler açıkça işlevsizdir. Bu halde “Mitleri dışarıda bırakan”, “onlara eleştirel yaklaşan” ve insan aklının merkeze alındığı bir uğraş olarak felsefenin yaşı birkaç bin yıl öteye gider sadece.

Ancak bu, felsefenin “insan aklının” kutsal ile olan ilişkisini anlama çabasındaki kapsayıcı rolü ve önemini azaltmaz. İnsan aklı ve düşünüş ilkeleri, sadece rasyonalizm ve modern bilimci pozitivizm ile sınırlı değildir. Levy Bruhl ve Malinovski’nin uzun uzadıya gösterdiği gibi “sihirsel” ya da “büyüsel” düşünüş ilkeleri asaldır. Tüm bunların sistemleştirilmesi ve bir model olarak modern insanın anlayış düzeneğine dahil olması ise felsefe sayesinde olabilir. Felsefe, “dogma” ile engellenen teolojinin aksine, insan aklının “kutsal” ile olan ilişkisini aracısız biçimde kurmasına ve disiplinler arası çalışmada geçirgenliğe olanak sağlar.

Gazetecilik eğitimi ise modern anlamda sosyal yapı için değer taşıyan “bilgi”yi oluşturma, oluşmuş olan “bilgiye ulaşma” ve bunun toplumu oluşturan bireylere yayılımı gibi merkezi bir sorun etrafında olgunlaşmıştır. Toffler’in ifadesiyle “bilginin güç olarak kabul edildiği” bir çağda gazetecilik ve medya açıkça “değerli bir nesnenin” dolaşımını yönlendiren bir disiplin olarak öne çıkar. Tüm 20. yüzyıl ve 21. yüzyılın ilk 20 yılında bunun toplum yönetimi açısından ne denli önemli olduğunu gösterdi. “Bilginin” edinilmesi ve yayılma sürecinin “siyaset bilimi”, uluslararası ilişkiler ve insan psikolojisi üzerindeki etkilerini test etme olanağını yeterince edindik. Güçlü iktidarların, diktatörlük ve otokrasilerin kendilerine ait bir medya oluşturmadan ve bu sayede “bilginin” hareketini kontrol etmeden çok az yol alabildiklerini gördük. Medyanın niteliği değişse de “bilginin” yönlendirici ve belirleyici gücü, iktidarların bu kült üzerinde baskıcı hareket ve refleksine yol açmıştı.

Benim açımdan gazetecilik bu kitlesel zihin hareketi, bu hareketin gizli saikleri ve işleyiş tarzını, bizzat içeriden izleyerek anlamama olanak sağlamıştı. Felsefe eğitimi ise, bu hareketin sosyal ve psikolojik karşılıkları, alt metinlerin okunması ve asal amaçların deşifresinde anahtar rol oynamıştır.

Benim çalışmalarım sol ilahiyat perspektifinden ele alınabilir.

OÇ: Ağırlıklı olarak tarihsel, antropolojik araştırmalar yapıyorsunuz. Önceliği bu soruya vermek istiyorum. Bu konulara olan ilginiz nasıl başladı?

GH: Benim çalışmalarım asal olarak “Sol İlahiyat” perspektifinden ele alınabilir. Yerleşik toplum düzeni için büyük değer taşıyan “dinî düşüncenin” köken analizleri ise bu şablonun temel yönelimini oluşturuyor. “İktidarın” yönetme “argümanı”, adaletsiz ilişki biçimleri ve sınıflı toplumun korunmasına yönelik bir sistem olarak “Dinî Yapılaşma” ve hiyerarşinin, kaynaktan açık bir sapmaya işaret ettiğini keşfettiğimde, ilgimi bu yöne kanalize ettim.

Çalışmalarım beni hızlıca dinin ilkel biçimlerinde “uygulama”, ritüel ve kuralların açıkça “bireylerin” eşitliği, elde edilen kazanımların fertlere eşit dağıtımı, güçsüzlerin (hasta, çocuk ve yaşlıların) korunması ile ilgili önlemlerle yakından ilgili olduğu sonucuna ulaştırdı. Nihai olarak “edinilen kazanımları toplumun geneline eşit olarak yayma kaygısı hissetmeyen dinsel kabullerin, orijinalden sapma ve hatta “sapkınlık” parantezinde ele alınması gibi aşırı bir tanım, sanıyorum, bana aittir. Bu tehlikeli bir savdır, çünkü eşitsizliğin gölgesinde dolanan, buna göz yuman ve dinin kurucu öğelerindeki arketipsel (Arketip: ilk örnek, asıl numune.  Kelime anlamıyla kalıp, şablon, ilktip şeklinde ifade edilen arketipler gerçekte insan kültürünü oluşturan yapıtaşlarıdır. İnsanlar uzun dönemler boyunca karşılaştığı benzer olayları bir süre sonra belli davranış kalıplarına oturtmuş ve bu kalıpları kuşaklar boyunca aktarmaya başlamıştır. Bunun sonucunda ise bireyin anne, baba, erkek, kadın gibi rolleri ve geçimini sağlamak, eş ve arkadaş bulmak, yolculuğa çıkmak vb. arketip denilen şablonlar ortaya çıkmıştır.) çağrıya sırtını dönmüş tüm inançlar, “heretizm” (din karşıtlığı, dinin her türlü ritüel ve dinamiğine aykırılık anlamına gelen terim.) meselesinin konusu haline gelmiştir, iddiasındadır.

Benim asal tezim şudur: Din iki kaynaktan beslenir. İnsan benliği (doğal yatkınlıklar, içgüdüler ve bunların bastırılma edimleri) ve sosyal etkileşim. Her iki alan da “insanı aşan güç duygusu” ve “yaşam veren –ya da bağışlayan” olarak özetlediğim ilksel tanrı parçacıklarını bünyesinde barındırır. İnsan, kendi içinde bizzat organizmaya yaşam sunan içgüdüsel aşırılıklar (kontrolsüz cinsellik ve katletme, çalma ve hak ettiğinden fazlasını isteme gibi) barındırır. Bu yıkıcı unsurlar genlerin baskısı ile mutlak biçimde tekil bütünlüğün (organizmanın) yaşamasını sağlamaya çalışsa da insana aşkın güçler gibi gözükürler ve kontrol altına alınamazlar. Bu tanrısal aktivitenin, insanı aşan güç duygusu olgusunun ilk sonucudur. İlkel toplum ise bu tip eğilimlere sahip tüm bireylerin “kontrol dışı”, baskılayıcı ve şiddetli güdüsel eğilimlerini kontrol altına alan “tanrısal” bir aşkın güç olarak belirir. Doğada yalnız başına yaşaması mümkün olmayan ve her biri kontrolsüz yıkım eğilimi taşıyan bireylerin bir arada yaşaması için bu baskılayıcı güce ihtiyaç vardır. Tabular, ilkel denetimler, ceza ve ritüeller bu kaygının sonucudur.

Bu iki tanrısal aktivite-insan güdüleri ve baskıcı güç olarak toplum-tarih boyunca iki ekol ortaya çıkarmıştır. İlki Tanrı’nın insanın içinde bulunduğu ya da ona kolayca ulaşabileceği sanısı ile en klasik sistem olarak Şamanizm’den, bugünün Heretik akımlarına uzanan bir yol izlemiştir. İkinci yol ise, sosyal kontrolizasyon ve rahiplik ekolünün denetiminde, kutsal ile ilişkiyi düzenlemeye çalışan otoriter sosyal dinler olarak olgunlaşır. Bu iki ekol, tarih boyunca çatışmışlardır: Hristiyan Cathar-Albigenlere düzenlenen Haçlı Seferleri ve Alevilere yönelik katliamlar bu tarihin tipik belirtileridir.

Bu olgular, çalışmalarımın “kaynaktan” sapmanın niteliği (yerel ve kültürel analizler, sosyo-ekonomi ve düşünüş sistemleri analizleri) ve din olgusunun bileşenlerinin saptanması (mit, ilkel insanın düşünüş sistemleri ve ritüel vb.) gibi noktalara yoğunlaşmasını zorunlu kıldı. Bir ileri aşamada “ilk insan inanışından” bugüne uzanan ve tekrarlanan “dinsel kalıpların” arayışına olanak tanıdı. Nihai olarak yaşayan tüm dinleri, “ilkel inanışlara bağlayan” kanal “örtük” bir olgusallık barındırmaktaydı. Kurulan her yeni dinin yararlandığı “ilksel” ürünler, kalıntılar, semboller ve tekrarlar yatağı, Jungcu literatürdeki “arketipler”, modern dinlerin bugünkü sonsal-pratik yorumlarındaki sapkın verilerin analizini daha sağlıklı yapmamıza olanak sağladı.

Dinin özünü batıl inanış oluşturur.
Bu çalışmalar kaçınılmaz olarak tarih ve antropoloji alanından devşirilmiş verilere ihtiyaç duydu. Sadece budunbilimcilerin haksız biçimde “modern ilkeller” olarak betimlediği “toplayıcı avcı” ya da “tarımcı gruplardan” değil, aynı zamanda modern tek tanrılı dinlerin içine sızmış pagan unsurlardan da yararlandım. Bunlar kurulu bir inancın yasal sınırlarını belirleyen “kurucu ilkelerin” ne denli işlevsiz olduğunu, “akıl ilkeleri” ve “toplumu düzenleme amacıyla” oluşturulmuş yasal sınırların ne denli dayanıksız olduğunu gösterir. Örneğin istediğiniz kadar yasaklayın, İslam inancı alımlamalar, etkileşimler ve aktarımlarla “Atalar Kültü” ile açık bağlantılar gösteren “Türbe Kültü”ne ya da bir tür “Bahar Tanrısı ya da Sular Kaosuna son veren arkaik figür olarak” Hızır inancını barındırır.

Bugünün teologlarının ve ilahiyatçıların hiç hoşlanmayacağı bir şey söyleyeyim: “Dinin” özünü batıl inanış olarak isimlendirilen kategori, hemen yukarıda tanımladığım “insan” ve “duygulanım” öğeleri oluşturur. Dinin sosyal boyutu, bu ilkelerden koptuğu anda yozlaşır ve sadece toplum yönetiminin aracı haline gelir. Dini pozitif aklın ve bilimin saldırısından koruyan da bu katmandır. Zira insanın “duygulanımları” ve mucizevi an deneyimi denetim dışıdır. Dinin anlamsız ve saçma olduğu, pozitivist dilin parçası haline gelebilir ama “kutsal ile kurulan ilk elden ilişki”, “doğrudan temas”, inanan insan için yaşanan olayın mucizevi yönü ve olası sanılar, “kendi içinde” alandır ve aklın sınamasına kapalıdır.

İnsanın içinde, “kutsal ile bağ kurma” yöntemi olarak “mistik” ve “aşkın” önlemlerin –her ne kadar metafizik olsa da– önsel niteliğini doğrulayamayız. Ancak kesin olan tüm dinlerde ortaklaşalığı saptayabildiğimiz kalıplar ve sembollerin (yükselme, kutsal taşlar, göksel varlıklarla ilişki kurma-vahiy, dönme koreografileri, kutsal hayvanlar, kutsal eşya ve nesneler, kutsal kalıntılar vb.) merkezi bir yer tuttuğudur.

Çalışmalarımda otoriter yargılar oluşturmuyorum.
OÇ: Yayımladığınız makale ve kitaplarda nasıl bir araştırma metodu izliyorsunuz? Fikirden kaynağa, kaynaktan kitaba giden yolculuğu bizimle paylaşır mısınız?

GH: İncelediğim konuda ilk olarak elde edilen “verinin” alt alta sıralanmasını ve sistemli bir yığın halinde bir araya gelmesini sağlıyorum. Bu süreçte oluşturulan yığının tekrarlardan kaçınarak oluşturulması sadelik açısından önem taşıyor. Sonrasında oluşturulan yığın içinde çalışmaya başlıyorum. Verilerin tekrarlandığı kültürlerin analizi ve karşılaştırmalı anlamlar üzerindeki yoğunlaşma, yalnızca yazılı kaynakların değil, kaynak kişilerin tanıklıklarına ihtiyaç duyuyor. Sonrasında ise “ilk imgelere” dönüşüm fırsatı ortaya çıkıyor. “İlk imgeler”e ilişkin analizler ise karşılaştırmalı mitoloji, arkeoloji, budun bilim ve psikoloji alanından kaynakçanın eksiksiz biçimde taranmasına ihtiyaç duyuyor. Çalışmalarımda ilk ilke olarak “otoriter”-kesin yargılar oluşturmuyorum. Bu ele aldığım konuların “spekülatif” ağırlığı sebebiyle okuyucu ile aramdaki iletişimi güçlü kılmak ve onu da olası sonuçlar üzerine düşünmeye teşvik etmek amacıyla kurulmaktadır. İnanç ve sembolizm alanındaki yargıların yanılgılara çok yatkın olduğunu bildiğimiz için, kişisel yargılarımı “muhtemel” sonuçlar olarak vermeye gayret gösteriyorum.

OÇ: Gelelim Göbeklitepe’ye… Göbeklitepe dünya çapında popülerlik kazanan, bir sürü insan tarafından ziyaret edilen, hatta kurmaca kitaplara, dizilere konu olan bir yer. Kazıların hâlâ sürdüğünü ve sırrını hâlâ daha muhafaza ettiğini düşünürsek, tarih, antropoloji ve arkeoloji üçgeninde Göbeklitepe’nin bunca popüler olmasını neye bağlıyorsunuz? Göbeklitepe ne gibi yeni okumalara sebep olacak?

GH: Ben Göbeklitepe çalışmalarıma, KlausSchmidt’in ölümünün hemen sonrasında oluşan belirsizlik sürecinde Dinin İki Kaynağı-Büyü ve Şaman Sembolizmi kitabıma ara vererek başladım. Asal hedefim Göbeklitepe’nin sembol ve hayvan çizimlerinin anlamlarını “dinin kökenleri” ile karşılaştırılabilir veriler açısından değerlendirebilmekti.

O vakitler 2019 yılıydı ve oluşan rant ekonomisinin konusu olarak Göbeklitepe henüz oluşmamıştı. 2016 yılında tamamlanan ve piyasaya sürülen Simgebilim ve Karşılaştırmalı Mitoloji Perspektifinden Göbeklitepe kitabı Göbeklitepe konusuna “arkeoloji” dışından bakışın ilk örneği idi. Göbeklitepe’nin Türkiye’de tanınırlığı ise 2019’un Göbeklitepe Yılı ilan edilmesi sonrasında ivme kazandı. Bu etkileşimde sosyal medyanın, rant ekonomisinden faydalanmak isteyen “dizi”, popüler edebiyat ve “sinema” endüstrisinin yöneliminin büyük rolü oldu. Göbeklitepe’yi İslam kültürü çerçevesinde ele alma önerileri ya da hatalı yöntemler ve yetersiz kaynakça taraması ile oluşturulmuş “araştırma” kitaplarının Göbeklitepe ile Türkler arasında ilişki kurma gayretleri kültürel aidiyeti kışkırtan sonuçlar ortaya çıkardı.

Tüm bunlar birincil kaynakların –kazı sonuçları ve buna bağlı araştırmacıların bilimsel makaleleri– popüler kültür karşısındaki güçsüzlüğü, insanların okuma alışkanlıklarındaki yerleşik bozukluk ve bilim dilinin dışlayıcı yapısı sebebiyle daha da derinleşti. Bilim insanlarının uyarılarının dikkate alınmadığı ve hatalı Göbeklitepe imgesinin düzeltilemeyecek boyutlara ulaştığı bir zamandayız artık.

: Göbeklitepe’nin nasıl ortaya çıktığı da ne amaçla ortaya çıktığı kadar bilinmezliklerle dolu bir dizi fikri beraberinde getiriyor ve bildiğim kadarıyla bu konuda net bir uzlaşı da söz konusu değil. Hatta tapınak olup olmadığı dahi tartışılıyor. Avcı-toplayıcıların yerleşik hayata geçişindeki sosyolojik ve antropolojik bir ara form olduğu fikriyse sanıyorum en çok ortaklaşılan görüş. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

GH: Bu soruya verilen yanıtlar, genel bir mutabakata sahip ve ben de bu açıklama modelini yeterli buluyorum. Göbeklitepe, Buzul Çağı sonrasında “yerleşik hayata geçişi” destekleyen iklim ve uygun coğrafi koşullardan faydalanan ve yerleşik hayata geçen toplayıcı-avcılar tarafından kuruldu. Toplayıcı avcıların beslenme rejimini destekleyen, uygun coğrafi koşullara statik bir bağ gösterdiği ve yerleşik hayata geçme eğilimi oluşturduğunu Göbeklitepe öncesinde de biliyorduk. Gelişkin bir ekosistem ve kaynaklar insan topluluklarının bir araya gelmesine ve nüfusun artışına yol açar. Örgütlenmenin ve belki de sınıflı toplumun doğduğu bu koşullara ilişkin analizler, “Taş Çağı” insanına ilişkin fikirlerin de dönüşmesini sağladı. Onların ilkel olmadığı ve uygun coğrafi koşullarda benzer hareketleri ve örgütlenme yeteneğini gösteren gruplar olduğu anlaşıldı. Göbeklitepe özelinde gelişmiş bir kültürel aşama ile karşı karşıya olduğumuz kesin. Büyük miktarlarda çalışan ordusunu besleyecek kaynakları yönlendirmeyi bilen, gelişkin yapı grupları tapınaklar inşa edebilecek düzeyde gelişmiş bir toplumdan bahsediyoruz.

Göbeklitepe ile ilgili bilinmeyenler, spekülatif önermeleri kışkırtmış durumda. Tapınak olup olmadığı yönündeki tartışmalar kısmen kabul edilebilir ve literal açıdan aykırı değil. Ancak çok daha vahimi “büyük boşluğun” kurgusal çıkarımlarla doldurulmaya çalışılması.

Edebiyat ve sinema bilgi kaynağı değildir.

OÇ: Göbeklitepe’ye dair yapılan yeni yayınlar hakkında bilgi verir misiniz?

GH: Göbeklitepe’de kazı çalışmaları ve yeni yapılar üzerinde çalışmalar devam ederken, iki yönlü bir veri grubuna sahibiz. Öncelikli olarak kazı çalışmalarını yönlendiren arkeologların düzenli olmayan periyotlarda yayımladığı bilimsel makaleler bulunuyor. Bu makaleler Göbeklitepe bulgularının ve literatürünün gelişmesi ve zenginleşmesine olanak tanıyor. Diğer taraftan yine farklı disiplinlerden –ilahiyat, felsefe, psikoloji, mitoloji, sembolizm vb.– gelen uzmanların verilere bağlı kalma koşuluyla hazırladığı akademik makaleler de yazılmaya devam ediyor

Kitap piyasası ise öncelikli ve ağırlıklı olarak edebiyat alanından örnekler veriyor. Edebiyat ve sinema endüstrisinin kurgusal eserleri Göbeklitepe’ye “yönelimi” ve ilgiyi artırdığı için değil ama “yaygın bir kanı” oluşturduğu için önemli problemler içeriyor. Kurgu ve anlam arasındaki uçurum daha önce tarihsel-roman olgusunda da karşımıza çıkmıştı. Okuyucuların bu eserleri bilgi kaynağı olarak değil, edebi bir metin olarak değerlendirmesi önemli.

İkinci grup, Hancock’un başını çektiği ve Göbeklitepe’yi “aniden ortaya çıkan yüksek kültür” çerçevesinde ele alan yapıtlarca oluşturuluyor. Bu kesimde ortaya çıkan eserler, “kayıp” ve “yüksek” bir medeniyetin izlerini arayan, “aniden” ortaya çıkışın da kültürel evrim yerine “medeniyet” taşıyıcıları tarafından gerçekleştirildiği savunan metinler olarak değerlendirilebilir. Gizemci sapma, çok garip yerlere ve insanüstü varlıkların etkinlikleri gibi aşırılıklara varabiliyor. Göbeklitepe ile bu grup arasındaki ilişki akla aykırı gözükse de Türkiye’de kültürel etkileşimin merkezinde oturuyor.

Diğer bir grup, Göbeklitepe ile etnik gruplar arasında ilişki arıyor. Ermenilerin ve Kürtlerin Göbeklitepe’yi kendi kültürel kaynakları olarak gösterdiği yayınlar bulunmakla birlikte, bu grup çoğunlukla Türklerin ya da Ön-Türklerin Göbeklitepe’nin inşa edicileri olduğu yönünde arayışlar sürdüren kişilerce oluşturuluyor. Semboller, taş dikme gelenekleri, hayvan betimleri, gök bilim incelemeleri ve heykel sanatları arasındaki karşılaştırmalar ile kimi tarihçilerin Anadolu’daki Türk varlığını fantastik biçimde geri bir zamana götürdüğü çalışmaları referans alan bu grup eserler de kamuoyundan büyük ilgi görüyor.

Kötülük insan ruhundaki kalıplardan biridir.

OÇ: Anadolu, Mezopotamya pek çok inancın etkileşim halinde olduğu bir yer ve pek çok ilkin yine bu coğrafyada ete kemiğe büründüğünü görüyoruz. Bölgenin hâkimleri siyasal ve dinsel anlamda değişse de toplumun ortak değerleri ve farklılıkları türlü badirelere rağmen, çeşitli dönüşümler geçirerek günümüze dek ulaşmış durumda. Bu tarihsel arka plana rağmen beraber yaşama kültürünün hâlâ daha istenilen seviyeye gelememiş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

GH: Beraber yaşama kültürünün yeterli düzeyde olmayışının birden fazla disiplini ilgilendiren sebepleri var. Çalıştığım alan üzerine edindiğim deneyimler bana, bu noksanlığın en önemli sebebinin “kültürel aidiyetin” kutsallaştırılması, sonrasında bunun ideolojik baskı ve bölüşüm sistemindeki adaletsizliğinaracı haline gelmesi ve nihayetinde de dönüşüm ve yeniden paylaşım önerilerinin “kutsala saygısızlık”, dolayısıyla tabu olarak görülerek şiddetli bir cezalandırma eğilimine tabi tutulması olduğunu düşünüyorum.

Kötülük insan ruhundaki kalıplardan biridir ve Freud’a göre insan için bir “doğum hatasıdır”.  Bununla birlikte ilkel insan mutlak bir kötülük figürü bilmiyordu. Kaotik varlıklar vardı ancak bunlar kimi zaman iyicil yönler taşıyordu. Kötülük çalışmaları, açık kişileştirmenin yaygın örneği olan Şeytan’ın açıkça “öteki” olan ile ilişkili olduğunu gösterdi ve bu tarihsel olarak geç dönemin yaratısıydı. 1. Messadie kötülüğü, “iyiye temas etmeyen varlık” olarak betimler örneğin. Ancak böyle bir varlığın reel dünyada karşılığı yoktur. Ben Freud’un kültür kuramında olduğu gibi insan iradesinin olmadığını iddia edemem. Çünkü bu insanın kendisine egemen olan yüksek bir gücün varlığı sanısına sığınarak “kötülük” yapmasına olanak tanıyan bir sapmaya gebedir.

GH: Özellikle teknolojinin ve bilimin gelişimiyle sosyokültürel ilişkilerimiz büyük değişimler yaşamaya devam ediyor. Ancak derinlemesine araştırıldığında, ilkel topluluklardan bugüne zihniyet yapımızdaki değişikliğin sanıldığını aksine öyle büyük farklılıklar içermediğini görüyoruz. Mesela kabileye yaklaşan “yabancı” kötücül ve tehlikeli bulunur ve ancak tabiyetine ikna olununca kabul görürdü. Bu mantığı şimdilerde istersek Suriyeliler üstünden, istersek X sosyal medya grubu üstünden okuyalım, fark etmiyor. İlişki kurduğumuz nesne/canlı değişse bile ilişki kurma zihniyeti varlığını sürdürebiliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İnsan, hangi kültür ve zamana ait olursa olsun, değişmeden kalan ya da onu on binlerce yıl öncesinde yaşayan insan ile “benzer” bir hareket eğilimine yönlendiren kimi “kalıplar” ve davranış yönlendirici motivasyonlara sahiptir. Freud, bu olgulara insan ruhundaki “kalıntılar” dese de Jung, bunların öyle basitçe “kalıntılar” olarak değerlendirilemeyeceğini ve aktif ruh ilkeleri olarak görülmesi gerektiğini belirtiyor. Bunlar “kültürden”, teknolojiden, zamandan ve yerel bilgi birikiminden etkilenmezler. İnsanı yönlendirmeye devam ederler.

OÇ: Şu sıra yaptığınız yeni araştırmalar var mı?

GH: Bugünlerde Dinin İki Kaynağı kitabının ikinci bölümü olan Totem ve Ritüel Sembolizmi’nin piyasaya sürülmesini bekliyorum. Diğer taraftan Simgebilim Perspektifinden GöbeklitepeTapınakları’nın 2. baskısı çok yakında okuyucuyla buluşacak.

Şu sıralar “Kötülüğün Tarihi: Şeytan Sembolizmi” kitabı bitmek üzere. Özgün bir kötülük tanımı ve vaka incelemelerinin tamamlanmasının ardından yayına hazır hale gelecek. Önümüzdeki günlerde de “Göbeklitepe Hurafeleri” isimli bir kitap çalışmasına başlamayı düşünüyorum. (Kaynak: Oggito)

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

"Bu internet sitesi, Avrupa Birliği’nin maddi desteği ile oluşturulmuştur ve sürdürülmektedir. İçerik tamamıyla diyarbakiryenigun.com sorumluluğu altındadır ve Avrupa Birliği’nin görüşlerini yansıtmak zorunda değildir."