Emirali Türkmen: Mevsim de bahar, bence Yeşil kazanacak

Emirali Türkmen: Mevsim de bahar, bence Yeşil kazanacak
  Yeşil Sol Parti’nin Ankara 1’inci bölge birinci sıradan aday gösterdiği Emirali Türkmen, seçim sürecini yorumladı. Türkmen, "HDP ile başlayan,...

Yeşil Sol Parti’nin Ankara 1’inci bölge birinci sıradan aday gösterdiği Emirali Türkmen, seçim sürecini yorumladı. Türkmen, "HDP ile başlayan, Yeşil Sol’da kurduğumuz deneyimin de bir küçük Türkiye olabileceği kanaatindeyim" dedi.

Uzun yıllar hak mücadelesinin ön saflarında yer alan, Dipnot Yayınevi’nin Genel Yayın Yönetimi Emirali Türkmen Yeşil Sol Parti’nin Ankara 1’inci bölge 1’inci sıra adayı. Toplumsal mücadele alanından parlamentoya uzanacak bir hatta yer alan Türkmen ile adaylığını, Türkiye solunu, Emek ve Özgürlük İttifakı’nı ve kapatılan Kürt partileri üzerinden Yeşil Sol Parti’yi konuştuk.

"Eskiden Türkiye sosyalist hareketi Latin Amerika’nın izlerini taşırdı. Şimdi Latin Amerika’daki sol, Türkiye’deki Kürtleri ve Kürtlerin izlerini taşıyor" diyen Türkmen, Peru’da biraraya gelip iktidara yürüyen 13 sol parti örneğini vererek "Bütün farklılıklarıyla bir araya geldiler. Ve iktidara yürüdüler. Bu bir HDP modeliydi. Ama biz onlardan 10 yıl önce bunu inşa etmiştik ve onlar bizi taklit etmiş durumda" ifadelerini kullandı.

Türkmen, "Biz toplumda bütün fikirlerin farklılıklarıyla yan yana yaşamasını istemiyor muyuz? İstiyoruz. O zaman bunu biz de yapacağız. Bu anlamda da HDP ile başlayan, Yeşil Sol’da kurduğumuz deneyimin de bir küçük Türkiye olabileceği kanaatindeyim. Yani demokratik Müslümanlar da bizim partimizden aday oluyor, Alevi arkadaşlar da aday oluyor, sosyalistler de aday oluyor, kadın hareketinin temsilcileri de aday oluyor, liberal fikirleri savunanlar da aday oluyor" dedi.

Türkmen'in sorularımıza yanıtları şöyle:

Aday listeleri kesinleşti ve sizi Yeşil Sol Parti Ankara 1’inci bölge 1’inci sıradan gördük. Siz mi istediniz Ankara'yı yoksa parti mi size burayı teklif etti? Niye Ankara?

Ben Şenkaya’dan (Erzurum) yaklaşık 40 önce Ankara'ya göç eden bir ailenin çocuğuyum. Hem 7 Haziran hem de 1 Kasım 2015 seçimlerinde HDP seçim kampanyası çalışmalarında görev aldım. Bu çerçevede asgari prensip olarak başka kentlerden aday olmanın da kısmı sorunlar taşıdığını gördüm. Şöyle bir kente dışarıdan aday gösterildiğinde kampanya yapması zorlaşıyor. Aday kendi doğal ilişkileri içinde kampanya yürütmekte zorlanıyor. Dahası, oradaki yerel örgütle tanışması, kaynaşması hayli vakit alıyor.

Aday o ile daha önce emek vermemişse, bir de yerel teşkilatlanma zayıfsa kampanya yürütülmesi çok zor oluyor. Evet, bir kente dışarıdan aday gönderince hem aday o kentte güçlü bir kampanya kendi doğal ilişkilerini üreterek bir doğal kampanya yürütülemiyor.

Ben Ankaralıyım, Ankara’yı seviyorum. Adaylık formunu oldururken bazı arkadaşlar il yazar, kimisi parti uygun gördüğü yerden göstersin der. Ben yalnızca Ankara’yı yazdım.

'TÜRKİYE FRANCO İTALYASINI ARATIR DURUMA GELDİ'

Hukuktan ekonomiye pek çok boyutta bir krizde diyoruz. Türkiye'de en çok bunun ekonomik ayağını hissediyoruz, duyuyoruz ama bir de kutuplaşmadan bahsediyoruz. Siyasi düzlemde manzaraya baktığımızda varlık ve imkânları olanlar ve varlık ve imkandan mahrum bırakanlar bırakılanlar var. Bu bağlamda 2023 seçimi ikinci yüzyılına giderken sembolize ediyor?

Bence yeni yüzyıl özgürlükler üzerine kurulmalı. Şunu açık söyleyebiliriz, Türkiye son 15 yıldır açık bir cezaevi haline gelmiş durumda. İtiraz etmek isteyen, sözünü söylemek isteyen herkes cezalandırılıyor ya da devlet aygıtları üzerinden hizaya getirilmeye çalışılıyor. Hatta ben cezaevindeki arkadaşlarımı ziyarete gittiğimde şey esprisi yapıyorum; onlar cezaevinde ama bizden daha özgürler çünkü her koşulda ve her yerde cezaevinde de kendi fikirlerini savunuyorlar. Dışarıda toplumu susturmak için ve konuşulmayan, konuşan bir Türkiye olmasın diye ciddi bir baskı var.

Örneğin iki haftadır kampanya yürütüyoruz. Yurttaş yaklaşıyor ya da halk bir şey hakkında sohbet etmek istiyor. Tuzluçayır’da bir teyze önce bir etrafına bakıyor. 'Söylemek istediğimi başkası duymasın' diye kontrol ediyor, sonra bana yaklaşıyor. "Oğlum bu hayatta çok eziyet çektik, biz bu hayattan kurtaracaksınız değil mi?" diyor ama bunu söylerken 'Aman etrafındakiler duymasın' diye uğraşıyor. Başına bir iş gelir diye endişe duyuyor. Bu anlamda Türkiye yasaklar ülkesi haline geldi. Bir yayıncı ve bir yazar olarak kitaplar hazırlıyoruz, Franco'nun toplum hayatındaki hikayelerini çeviriyoruz, onları yazıyoruz, onu aratır duruma gelmiş durumdayız.

Bu düzeni değiştirmenin vaktinin geldiği kanaatindeyim ve yeni cumhuriyetin demokratik cumhuriyet zemini üzerine oturması lazım. Demokratik cumhuriyetin en temel özelliklerinden bir tanesi de, herkesin konuştuğu, fikir özgürlüğünün olduğu bir toplum hayatı. Yani insanlar konuştuklarından dolayı cezaevine gitmeyecek ya da devlet araçları üzerinden otoriter rejimin siyasal güçleri tarafından tehdit edilmeyecekler. Eğer bugünkü rejime karşı bir fikriniz varsa, itirazınız varsa, bu ortamın değişmesi lazım. Bu ülkede tüm yurttaşların konuştuğu ve sözünü söyleyebildiği bir toplumsal atmosfer kurmamız lazım. Yeni sözleşme, yeni bir anayasa ihtiyacımız var. Buna demokratik cumhuriyet diyebiliriz.

'TARİHİN HAFIZASININ SÜREKLİLİĞİNE İNANAN BİRİYİM'

Derlediğiniz iki seri üzerinden iki soru sormak istiyorum. Türkiye Sosyalist Solu kitabından başlamak istiyorum. Burada tarihsel bir koridorda yürüyoruz. Aslında Türkiye Sosyalist Solu kitabında unutulanı bilinmeyeni bildirme, duyurma gayreti var. Dipnot bir anlamda bastırılanı, itileni, susturulanı, konuşmaya çağırır ve bunun için entelektüel birikimi de seferber eder. Bu yayınevinin genel yayın yönetmeni Emirali Türkmen, yarın siyaset koridorlarında göreceğimiz bir figür olarak kimin sesi olacak, bu cümleyi kurmaya çağıracak?

Tam da yani bir yazar ve yayıncı olarak bir sözün gücüne inandık, kelimelerin iddiasına inanırız ve hep bir sözün gücüne inandık. Kelimelerin iddiasına inanırız ve bütün yaratıcılığın orada olduğunu düşünürüz. İnsanlığın hayallerinin, kağıtların üzerine dökülmesini, kitaplarla mümkün olduğunu düşünürüz ya da sanatın başka dallarıyla mümkün olduğunu düşünürüz. Buradan baktığımız vakit, ben Dipnot Yayınevi'nin genel yayın yönetmeniyim ama biz hep şunu savunduk; doğal olarak ben bir sosyalistim. Benden önceki izlediklerimin hep peşine düştüm. Benden önce bu topraklarda sosyalizm için mücadele etmiş ama bugün isimleri çok az hatırlanan sosyalistlerin portrelerine, isimlerine, fikirlerine bakan derlemeler yaptım. Ben tarihin hafızasının sürekliliğine inanan biriyim ve bunun görünür olması gerektiği kanaatindeyim.

Burada baktığımız vakit, Behice Boran’ın bugün Türkiye’de tartışılan bürokrasi konusunda yazdıklarını derlemenin çok kıymetli olduğunun farkındayım ve Behice Boran kitabı derledim, İbrahim Kaypakkaya kitabını derledim. Kaypakkaya hep ona yapılan işkenceler üzerinden hatırlanır ancak İbrahim Kaypakkaya, bugün Türkiye’nin tartışılan temel meselelerinden biri olan Kürt sorunu hakkında, 1970’lerde konuşmuş ve oradan bir fikir üretmiş. Üstüne üstlük Çorumlu bir ailenin çocuğu olarak bunu yapmış.

Kaypakkaya derlemesinde mesela bunu çok açık görmüştüm ve sosyalist hareketin 1950’lerden, 60’lardan başlayıp bugüne akın süreçlerinde, örneğin Mehmet Ali Aybar'ın bir sosyalist olma hikayesine bakmış durumdayım ve tabii en temelde 1970’lerdeki solun kitlesel yükselişi, oradaki fikirlerin dönüşümü, kendisini fikirsel olarak yeniden inşa edişlerini bu derlemelerde kullandım.

'ÖTEKİLERİN SÖZÜNÜ MECLİSE TAŞIMAYA ÇALIŞACAĞIM'

Kimin temsili derseniz, bir defa ben kimsenin temsilcisi değilim, ama tüm ötekilerin sözünü parlamentoya güçlü biçimde taşıma becerisi gösterirsem kendimi çok mutlu hissederim. Bununla beraber, toplumsal mücadelelerin parlamentoya hapsedilemeyecek kadar büyük bir mücadele alanının olduğunu biliyorum.

Asıl meselenin toplumsal alandaki mücadele alanlarının genişletilmesiyle mümkün olduğunu düşünüyorum ve becerebildiğim ölçüde toplumsal alanlardaki mücadele üzerinde herkeste birlikte, onların bir adım önünde de değil ama yanlarında durmayı, omuzdaşlık yapmayı isterim.

Ayrıca şunu düşünüyorum, öyle bir toplumsal hayatımız olmalı ki, eğer ben onların adına söz söyleyecek, konuşacak olursam ve onlar benim söylediklerimi beğenmezse, böyle 4-5 yılı beklememek lazım. Onlar ‘sen bizi yeterince temsil etmiyorsun’ dedikleri vakit benim o parlamentodan ayrılmam gerekir.

'İTTİFAK TÜRKİYE İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇ, DÜNYA İÇİNSE YENİ BİR ÖRNEK OLDU'

Bir de Kürdistan Sosyalist Solu derlemeniz var. Bu kitap aslında sol içindeki bir ayrışmayı da gösteriyor. O günden daha bugüne baktığımızda bu ayrışma bir yan yana gelmeyi uzanabildi mi? Emek ve Özgürlük ittifakı bu bağlamda bir örnek sunuyor mu?

Türkiye Sosyalist Solu derlemesinden sonra şunu fark ettim. Ben de Türkiye sosyalist hareketi geleneğinden geliyorum ama daha sonra Barış Ünlü’nün Dipnot’tan çıkan ‘Türklük Sözleşmesi’ kitabında formasyonunu kurduğu bu sözleşme meselesi konusunda, kısmen Türkiye sosyalist hareketinin de bir sözleşmenin parçası olan bir yerde durduğunu fark ettim. O da şundan dolayı, ‘Kürt’ten sosyalist olmaz’, ‘Kürt’ten entelektüel olmaz’, ‘Kürt’ten yaratıcı sanatçı çıkmaz’ diyen bir algının olduğunu düşünüyorum.

Bu izleğin sosyalist harekette bir karşılığının olduğunu düşünüyorum. Bu aslında Türkiye sosyalist hareketinde 1960’larla başlamış olan tartışmaların ve ayrışmaların bir devamlılığı formasyonunda devam ediyor. Kendi deneyimlerinden yola çıktığımda iki damarın olduğu kanaatindeyim. Bir damar 'sosyalizm gelecek tüm dertler bitecek' diyor. Diğer damar, bir tür sosyalizmin reel tarihsel eleştirisini yapan, bugünkü sosyalist hareketin kadın sorununa, ekoloji sorununa, halkların toplumsal talepleri sorununa sahip çıkmadan bir sosyalizm düzeninin olmayacağı kanaatinde. HDP’nin yaratıcılığı burada ortaya çıktı.

Kürt özgürlük hareketiyle Türkiye sosyalist hareketinin birleşik mücadelesinin Türkiye’de öncelikle demokrasiyi inşa etmek açısından temel bir ortaklık alanı olduğunu düşünenler HDP ile beraber Emek ve Özgürlük İttifakı’nı oluşturdu. Bu modelin hem dünya için yeni bir deneyim olduğu kanaatindeyim, hem de Türkiye açısından yeni bir başlangıç oldu.

'SİYASİ HAYATIMIZDA TEKÇİ MODELLERİ SAVUNAMAYIZ'

Emirali türkmen

Bu nasıl oldu peki?

Daha önce böyle dönem dönem seçimlerde ittifak modelleri savunulurdu. Sonra herkes kendi evine dönüp kendi mahallesine gidip orada propagandasını yapardı. HDP modeli bunu ortadan kaldırdı ve bence çok yaratıcı bir proje ve modeldi. Şunu gördük ki, biz Kürt arkadaşlarımızla bir partide birleşik bir mücadele yapmaya başladığımız vakit, müzakerelerde görüşmelerde bulunuyorduk. Bu noktada kendimi şovenizmin kalıntılarından temizlediğimi düşünürdüm ama zaman zaman bu sözleşmenin bende de izleri var mı acaba diye soruyordum. Bu izler çok kalın çünkü.

Yani bu yüzyılın Türkiye sosyalist hareketinde de sözleşmenin karşılığı var, ki zaten bir kısmı bu nedenle HDP projesinin dışında kaldılar ve kendilerine siyaset kurdular. HDP deneyimi de şöyle bir imkan verdi, doğal olarak herkes birbirinden etkileniyor ve emek veriyor, doğal olarak Emek ve Özgürlük İttifakı’nın oluşturanlar, bunun farkında olarak bir araya geldi ve şu ortaya çıktı: Bu düzeni değiştirmek istiyorsak, bir birleşik bir mücadeleye ihtiyaç var, Türkiye'nin toplumsal meselelerini bütünlüklü sahiplenen bir mücadele hattına ihtiyaç var, bütün farklılıklarımızın meşru olduğu bir ortak yaşama ihtiyaç var. Tekçi siyasetten şikayet ediyoruz, tek tip düzeni değiştireceğimizi söylüyoruz. O zaman biz kendi hayatımızda, parti hayatımızda, siyasi hayatımızda tekçi modelleri savunamayız.

'BİZ TOPLUMDA BÜTÜN FİKİRLERİN FARKLILIKLARIYLA YAN YANA YAŞAMASINI İSTİYORUZ'

Bir örnek vereyim, diğer düzen partilerinin aday listesi nasıl yapıldı diye sormazlar. Oysa başladığımız günden bitirdiğimiz güne kadar HDP’den kimin aday olduğu, nasıl aday olduğu ve uzun uzun konuşuldu ve tartışıldı. Biz de konuşan ve tartışan bir Türkiye istemiyor muyuz, istiyoruz. Evet, bizim partide tartışılmalı ve konuşulmalı. Evet saygılı ve açık olmalıyız. Eleştiriler bizim gibi sosyalist gelenekten gelenler için bir can suyudur ve bu eleştiriler kıymetlidir. Yeter ki hakaret noktasına varmasın.

Biz çoğulcu bir Türkiye’yi savunuyorsak fikri mücadele baki olmak üzere-sonuçta ben liberalizme uzak bir insanım ama ben aynı zamanda liberallerin de sözünü söylediği, parti içinde fikir tartışması yürüttüğümüz bir ortamın önemli olduğunu düşünüyorum. Bundan dolayı da hiçbir endişeye düşmüyorum çünkü ben kendi fikirlerime güveniyorum, inanıyorum. Bu anlamıyla çoğulcu Türkiye’nin modeli itibarıyla HDP’ye baktığımız zaman ya da Yeşil Sol’un aday listelerine baktığımız zaman, doğal olarak daha tekçi düşünen, kısmen monolitik bir fikre sahip olanlar şöyle düşünüyor: Ya bu arkadaşla şu arkadaş nasıl yan yana olabilir?

Biz toplumda bütün fikirlerin farklılıklarıyla yan yana yaşamasını istemiyor muyuz? İstiyoruz. O zaman bunu biz de yapacağız. Bu anlamda da HDP ile başlayan, Yeşil Sol’da kurduğumuz deneyimin de bir küçük Türkiye olabileceği kanaatindeyim. Yani demokratik Müslümanlar da bizim partimizden aday oluyor, Alevi arkadaşlar da aday oluyor, sosyalistler de aday oluyor, kadın hareketinin temsilcileri de aday oluyor, liberal fikirleri savunanlar da aday oluyor.

'21. YÜZYILDA YEŞİL’İN VE SOL’UN BİR ARAYA GELMESİ BİR KAZANIM'

Nurdan Gürbilek Vitrinde Yaşamak kitabında “Bastırılmış olan hiçbir zaman durduğu yerde katı bir biçimde beklemez, geri döndüğünde günün şart ve koşullarına göre kendini uyarlar. Bazen bu kışkırtıcı olur, bazen de politik manevra alanları yaratır” der. Bu noktada kapatılan partiler silsilesini gözettiğimizde Yeşil Sol, HDP’nin kapatılma gayreti sonucunda ve ön alıcı bir pozisyonla da ortaya çıktı. Ama HEP, DEP, HADEP, DEHAP, ÖTP, DTP ve BDP örneklerini dikkate aldığımızda ne değişti? Bu, bir bastırılma ve geri gelme dinamiği. Aynı taleplerle mi geliyor? Yoksa onun kucaklayıcılığı, taleplerinin çeşitliliği de mi değişiyor? Yeşil Sol bu noktada nerede duruyor?

Nurdan Gürbilek çok güzel formüle etmiş. Evet, bastırılan her şey kendisini farklı kanallarla inşa ederek gelir. Onun için ben bir söyleşide şunu söylemiştim: HDP bir halk hareketi. Ve halk hareketi dediğim, akan derelere benziyor. Farklı doğanın derelerinden nehirler akıyor ve bunlar denizlerle buluşuyor. Bence bizim en önemli özelliğimiz, deneyimlerimiz açısından artı ve eksi bir yerden görerek yeni başlangıçlar yapma becerisi göstermek. Bu anlamda Yeşil Sol’la bundan sonra yürüteceğimiz siyasette 12 yıllık bir HDP analizi yapacağız. Tartışacağız. Artılarımızı, eksilerimizi koyacağız. Önümüzdeki dönem bizi neyin beklediğini konuşacağız. Tasarlayacağız. Ama bütün bunları savunduğumuz fikirlerin en açık, saydam ve demokratik bir biçimde yansımasını sağlayacağız. Şöyle bir şey düşünün ki, dünyanın çok az ülkesinde vardır, sekiz on tane küçük parti bir partide bir araya geliyor, bireyler bir araya geliyor ve bunun artısı da bir ittifak partisi oluyor. Bunların toplamından bir sinerji, enerji oluşuyor. Bir mücadele hattı kuruyorsunuz.

  1. yüzyılda Yeşil’in ve Sol’un bir araya gelmesi bir kazanım. Bugün ekolojik bir toplum hayatını savunan ve teknolojinin gelişmesiyle beraber doğanın bu kadar kirletildiği bir ortamda bence iyi bir başlangıç. 21. yüzyılda şunu gördük ki, sol değerler, büyük insanlığın hayallerinin toplumda yeniden karşılık bulmaya başladığı süreçler…

Ben bütün bunlara baktığımız vakit, hatta seçim tartışmalarında şunu fark ettim: Peru ve Arjantin deneyimlerine bakmıştım. Daha sonra Brezilya’da Lula’nın yeniden gelmesine bakmıştım. Hatta arkadaşlara sohbet arasında söylemiştim. Eskiden Türkiye sosyalist hareketi Latin Amerika’nın izlerini taşırdı. Şimdi Latin Amerika’daki sol, Türkiye’deki Kürtleri ve Kürtlerin izlerini taşıyor. Çünkü Peru’da 13 sol parti bir araya geldi. Çevreci, ekoloji… Bütün farklılıklarıyla bir araya geldiler. Ve iktidara yürüdüler. Bu bir HDP modeliydi. Ama biz onlardan 10 yıl önce bunu inşa etmiştik ve onlar bizi taklit etmiş durumda.

Kısmen Lula deneyiminde de küçük partiler Lula’yı desteklediler. Kötü örnekler de var tabii. İsrail’e, İtalya’ya baktığınız vakit faşist hareketlerin birleşik deneyimleri…

Sizce 100 vekil çıkaracak mısınız peki? Böyle bir iddia da konuldu parti tarafından. Ne diyorsunuz?

Bence 100 olmasa bile 100’e yaklaşacağız... Ama bizim partinin büyük bir handikapı da var. Biz Yeşil Sol olarak dayanışmayla seçim kampanyası yürütüyoruz. Ankara’da bir ses aracı yaptırdığımızda, gönderdiğimizde, giden arkadaş dedi ki: Biz bir tane araç yapıyoruz ama bir siyasi parti 70 tane araç yaptırıyor. Nasıl olacak? Dedim ki onlar sermayelerine güveniyor, biz de inançlarımıza ve mücadele gücümüze, umutlarımıza güveniyoruz. Ben, umudun kazanacağı kanaatineydim. Büyük insanlığın umudu kendini her koşulda yeşertir ve yeşertmiştir. Mevsim de bahar, bence Yeşil kazanacak. (Haber merkezi)

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.