Gazetecilerden değil, savaştan korkun!

    0
    260
    Her savaş kuralsız ve ahlaksızdır. Önce canınızı alır, eksik bırakır sizi, sonra düşünce dünyanızda yer edinir ve duygularınızda bir kırılmaya neden olur ki hislerinizi öldürür

    midyatta_gazetecilere_saldiri_h68151_08d03

    Yaşanan bir savaşın adının bile dile getirilmeye tereddüt edildiği ve tereddüt ettikçe her gün yeni canların yitip giderek kan ve gözyaşlarının ağıtlar eşliğinde birbirine karıştığı zorlu günler bunlar. Evi barkı yıkılmış, canını yitirmiş, onuru kırılmış, iradesi hiçe sayılmış ve kendi topraklarında mülteci düşmüş bir halkın, yaşadığı trajedinin dönemsel olarak tekerrür ettiği acımasız dakikalar, saatler, günler, haftalar, aylar ve yıllar bunlar. Geçip gitmek bilmeyen ve derin izler bırakan ömürlük an’lar… Ölürken bile ölümünün meşru olmadığını ispat etmeye çalışan bir çaresizlik ve yaşadıklarının kader olmadığını anlatmaya çalışan bir dramdır tüm yaşananlar…

    Her savaş kuralsız ve ahlaksızdır. Önce canınızı alır, eksik bırakır sizi, sonra düşünce dünyanızda yer edinir ve duygularınızda bir kırılmaya neden olur ki hislerinizi öldürür. Savaşanlarda dahi bulunmayan bir kin ve nefret duygusu uyandırır sizde. Yani savaş kişiliğinizle oynar. Bir süre sonra ölümleri hissedemezsiniz, acıyı, kederi, çaresizliği anlayamazsınız. Yaşanılanlar böylesi bir süreç işte. Yaşanan savaş toplumu ırk, din, dil, mezhep ve cins anlamında ciddi bir kutuplaştırmaya götürür. Herkes kendisinden olmayana düşman kesilir ve her geçen gün yeni ve hayali düşmanlar türetilir.

    Böylesi bir süreçte gazetecilik yapmak ve yaşanılanları aktarmak elbette ki çok zordur. Ölüm seviciliğin doruğa çıktığı böylesi bir süreçte savaşın yarattığı trajediyi yazmak, çizmek, çekmek ve hissettirmek o kadar zor ki… Savaş holiganlarının savaşanlardan daha çok ses çıkardığı ama hiç kimsenin ölmek istemeyip başkasının ölmesini istediği toplumsal bir bunalmışlık… Savaşın neden ve sonuçlarının göz ardı edilip tüm farklılıkların potansiyel bir tehdit olarak görüldüğü böylesi bir süreçte hakikatin peşinden koşmak da büyük bir emek ve bedel gerektiriyor. İktidar olan ile “vatan” olgusunun eş değer görüldüğü ve iktidarın politikalarını eleştirmenin dahi “vatan hainliği” ile bir görüldüğü ve hazırda bekletilen “PKK, paralel yapı, dış mihrak, ajan, ihanetçi, işbirlikçi” vs. etiketlerinin hunharca yapıştırılıp topluma servis edilmeye çalışıldığı ahlaksızca bir zaman dilimi…

    Bunca ölümün, yıkımın, acının, trajedinin yaşandığı ve sloganların ağıtlardan baskın geldiği bir süreçte kim kimi nasıl anlayacak, hangi duyguyla ve nasıl hissedecek?

    “Ekmeğini yediğiniz ülkenin…” diye başlayan cümlelerde yaşadığı topraklarda besleme olarak görülen ve yaşadığı her acının reva görüldüğü bu coğrafyada yaşamak, yaşananlara tanıklık etmek aynı zamanda yaşananları anlatmakla sorumlu kılıyor. Evet biz gazetecilerin yaşanan savaşın yarattığı tahribatları, acıları, trajedileri, yıkımları anlatmaya çalışıyoruz ki bir daha yaşanmasın tüm bunlar. Kolay değil elbet ve bu ağır bir sorumluluk. Kim olursa olsun, düşüncesi, inancı, dili, dini, ırkı, mezhebi vs. ne olursa olsun yaşanan acıları ayırt etmek, gizlemek, üstünü örtmek hakikate ihanet etmektir ki günü gelir bu hakikat bir ömür kabusunuz olur ve her gün siz ölürsünüz.

    Yaşanan savaşın kararını verenler ve bu savaşı yürütenler kadar bu savaş karşısında susanlar da sorumludur. Her yaşanan ölümde “kim öldürdü” deyip, yeni düşmanlar türetenler, savaşın asıl sorumlularını görmeyenler savaş ile barışık pozisyonda kalırlar. Savaşın bitmesi yönünde çaba harcamak yerine intikam duygusuyla ölümler üzerinde yeni ölümler hesaplamak, savaşı ve acıları sadece derinleştirir ve içinden çıkılmaz bir hale getirir. Dolayısıyla herkesin bu ateşe su dökmesi gerekir. Bu, biz gazetecilerin toplumsal, ahlaki ve vicdani bir sorumluluğudur.

    Gel gelelim biz gazetecilere. Geçtiğimiz hafta içinde meslektaşlarımızla gittiğimiz Midyat’ta saldırıya uğradık. Her ne kadar iki meslektaşımla yaşadıklarımız haberlere yansısa da o gün oraya gelen çok sayıda meslektaşımız saldırıya uğradı.

    O gün yaşanan yasak nedeniyle evlerinden göç edip çadırlarda yaşayan yurttaşların yaşadıklarını yazıp çizmek için Şırnak’a gitmiştik. Oradayken aldığımız saldırı haberi ile birlikte Midyat’a geldik. Öyle ki geçişler yasak olmasına rağmen araçtan inip yayan olarak yola koyulduk ve yaşanan olayı kamuoyu ile paylaşmak için olay yerine gittik. Ve saldırıya uğradık.

    “Peki kim, neden ve hangi amaçla saldırsın gazetecilere?” diye sorabilirsiniz. Sorunun cevabı çok açık aslında. İktidarın politikalarını eleştiren gazetecilerin, aydınların, akademisyenlerin, hukukçuların, eğitimcilerin, sağlıkçıların kısacası tüm kesimlerin hedef gösterildiği bir süreçte sokakta bekleyen şakşakçılar da daha fazla yaranmak adına hedefe konulanlara saldırarak iktidar nezdinde hanesine bir artı yazdırmak ve pay almak istiyor. Düşünün orada yaşanan acıyı kamuoyu ile paylaşmak için haber yapmak isterken birileri karşımıza “Buranın imajını zedeliyorsunuz. Burayı da Nusaybin gibi mi yapacaksınız” diyerek saldırıyor! Yani yaşamını yitiren polisler, siviller, Nusaybin’de yaşananlar umurunda değil, umurunda olan tek şey ilçenin “imajı” ve bize saldırarak bu imajı korumaya çalışıyor! Aslında ağababalarına soramadığı soruları ve yüklemediği sorumlulukları elinde sadece kalemi ile savunmasız durumdaki gazetecilere sorup daha cevabını bile almadan saldırıyor. O halde sizin sormaya cesaret edemediğiniz soruları biz soralım. Sahi dinlerin, dillerin ve kültürlerin bir arada hoşgörü içinde yaşadığı Midyat’ın imajını kim bozuyor? Sorumlusu kim? Nusaybin ve diğer yerleri harabeye çevirenler kim? Savaş nutukları atıp her gün intikam yeminleri ederek ilçeleri harabeye çevrilmesi hangi politikaların sonucu? Bunları gazeteciler mi yaptı?

    Mardinliyim ve bugüne kadar Mardin’in hiçbir yerinde böylesi bir linç girişimine tanık olmadım. Dolayısıyla linç Mardin’in, Midyat’ın kültüründe değil, sadece bir zihniyette vardır ve bu zihniyettir ki ülkeyi bu hale getirdi. Sanmayın ki bu saldırı ile Midyat’a kırıldık aksine daha çok sevdik, linç kültürü karşısında büyük bir cesaret göstererek, size rağmen bize sahip çıkan halkın tutumu her zaman umut olacaktır bize. Unutmayın, biz elimizde kalem ve fotoğraf makineleri olan gazetecileriz. Korkmayın, hakikatin üstünü örtecek bir kalem ve fotoğraf makinesi henüz icat edilmedi. Bir gün çaresiz kaldığınız bir anda sizin de sesinizi duyuracağız. Korkacağınız tek şey, tanklar, toplar, silahlar, bombalar olsun. Gazeteciler değil, onlar size zarar verir…

    Gece saat 04.20, Midyat’ta uğradığım saldırıda aldığım darbelerin uyutmayan sancısı ile yazdım ki bu acı boşa çekilmiş olmasın. Dilerim hiçbir meslektaşım böylesi bir durumla karşı karşıya kalmaz. Tüm dostların yaşanan olay karşısında gösterdikleri sağduyu ve dayanışma nedeniyle bir kez daha teşekkür ederim.

    Sertaç KAYAR ♦ sertackayar@gmail.com ♦ @sertacamed

    "PAYLAŞIRSAN BÜYÜRÜZ"

    CEVAP VER

    Please enter your comment!
    Please enter your name here